Bilmedikleriniz

 erkeklik gücünü arttirir

Her ne kadar uzmanlar, afrodizyak olmadığı uyarısında bulunsalar da tıp dünyasının son günlerdeki en gözde ilacı Viagra’ya karşı, Türkiye’de her gün yeni bir rakip çıkıyor. Padişah macunu, mesir macunu, incir, üzüm, keçiboynuzu, kırmızı biber, derken Viagra’ya son rakip Gaziantep’ten çıktı. Antepfıstığının ‘‘doğal Viagra’’ olduğunu öne süren Ticaret Odası Genel Sekreteri Mesut Ölçal, ‘‘Antepfıstığı doğal enerji kaynağı ve yoğunlaştırılmış bir enerji hapıdır. Erkekte cinsel gücü artırırken, kadınlarda cinsel soğukluğu giderir’’ dedi. Gaziantep’teki baklavacılar da kaymak, antepfıstığı ve şekerle imal edilen baklavanın doğal Viagra olduğunu savundular. Katmerciler ise adeta bir zar haline getirilmiş yufka içine kaymak, bal ve antepfıstığı katılarak pişirilen ‘‘katmerin’’in Viagra’dan üstün tarafları bulunduğunu söylediler.

Bu arada İzmirli kozmetik uzmanı Sahra Gülyüz, elma sirkesi, zencefil ve baldan hazırladığı karışımın Viagra’dan daha etkili olduğunu ileri sürdü. Gülyüz, 30 yıldır cilt bakım salonunda kullandığı bitkilerin başında zencefil ve elma sirkesinin geldiğini söyledi. Yeni elde ettiği karışımın ABD’de piyasaya sürülen Viagra’dan ve Ginseng tabletlerinden daha etkili olduğunu savunan Gülyüz, kadın ve erkeklerin kullanacağı karışımın formülünü şu şekilde açıkladı:

‘‘Bir kahve fincanı balın içine yarım yemek kaşığı zencefil, bir çay kaşığı polen, bir çay kaşığı arı sütü karıştırıp, her gün sabah aç karnına bir tatlı kaşığı yiyin. 10 seansta sizdeki gençlik ve zindeliği fark edeceksiniz. Bu karışım, yorgun ve yaşlı ciltlerde de kullanılabilir.’’

 

 

19 Kodu

Edip Yüksel

mükemmel,
nesnel ve evrensel,
inkarcılar için bir fitne,
erdemlilerin inancını çelikleştiren,
hristiyan ve yahudilerin kuşkusunu kaldıran,
ikiyüzlülere görülmeyen,
insanlığa bir uyarı,
ve geride kalanlarla ilerliyenleri ayırdeden büyük mucizelerden biri (74:28-37)

“Ve de ki: Allah’a hamd olsun. O size ayetlerini gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız. Rabbin, yaptıklarınızdan gafil değil ” (27:93).
“Biz, onlara, ufuklarda ve kendi nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz ki onun gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?” (41:53)

27:93 ayeti, Kuran’ın vahyinden sonra, Allah’ın belirleyeceği bir zamanda önemli işaretlerin zuhur edeceğini, 41:53 ayeti ise, gerek ufuklarda ve gerekse insanlık alemi içinde “Zikrin” hak olduğunu kanıtlayacak işaretlerin açığa çıkacağını bildirir. 10:20 ayetinde ise Kuran’ın mucizesinin ileride ortaya çıkacağı anlatılır.

Sayısal Harmoni 
1969 yılında, Kuran’da bir matematiksel sistemin varolduğuna dair ilk işaretleri aldık:

  • “Ay” (Şehr) kelimesi Kuran boyunca 12 kez geçer.
  • “Gün” (Yevm) kelimesi 365 kez geçer.
  • “Günler” (Eyyam ve Yevmeyn) 30 kez geçer.
  • “Şeytan” ve “Melek” kelimeleri eşit sayıda 88’er kez geçer.
  • “Dünya” ve “Ahiret” kelimeleri eşit sayıda 115’er kez geçer.
  • “İman” ve “Küfr” kelimeleri eşit sayıda 25’er kez geçer.
  • “Adalet” (Qıst) ve “Zulüm” kelimeleri 15’er kez geçer.
  • “Güneş” (Şems) ve “Işık” (Nur) kelimeleri 33’er kez geçer.
  • Allah’ın “De” (Qul) hitabı ile, melekler, insanlar ve cinler için kullanılan “Dediler” (Qalu) kelimesi eşit sayıda 332’şer kere geçer. (21:112 ayetinin ilk kelimesi “Qale” değil, “Qul” dür. Bazı Kuran nüshalarında yanlışlıkla “Qale” (dedi) biçiminde yazılmıştır.)

Bu matematiksel gerçekleri, Fuad Abdülbakinin ünlü Kuran fihristi olan “El Mucemül Müfehres Li Elfazil Quranil Kerim” ile kontrol edebilirsiniz.

Gizlenen Mucize

19 sayısı, Kuran’ın 74. suresinde sözü edilmesine rağmen Kuran’ın inişinden tam 1406 (19×74) kameri sene boyunca Kuran’ın matematiksel yapısının bir kodu olarak gizli kaldı. 1974 yılında biyokimya doktoru Reşad Halife tarafından kompüter analizleri sonucunda sonucu keşfedildi. 19 kodunun “Gizlenmiş Sır” adlı 74. surede sözü edildiğini düşündüğümüzde keşif zamanının bu iki sayının yanyana konması veya birbiriyle çarpılması sonucu elde edilen yıllara denk gelmesi ilgi çekicidir. Buna benzer daha nice ilginç işaretler, bu önemli olayın tamamen Allah’ın takdiriyle şu zamanımızda ortaya çıkarıldığını gösteriyor.

Dünya tarihinin en büyük buluşu olan ve peşinden bir çok gelişmeyi ve tartışmayı da getiren bu ilahi mesajın kısa bir özetini sunacağım. Bu mucizenin ifşası ile birlikte Tanrı, hurafe ve hikayelerle dejenere edilen ve uydurma hadislerle ilkel bir Arap dini haline sokulan İslam dininin yeniden orijinal haline döndürüleceği, son peygamber Muhammed’in tebliğ ettiği gerçeklerin tekrar aynı tazelikte dünya halklarına iletileceği bir rönesans hareketini başlatmış bulunuyor. Kuran’ın “büyüklerden biri” olarak tanımladığı mucizenin kısa bir özetini sunalım:

Rahman ve Rahim ALLAH’ın ismiyle.

74:1 Ey gizlenen,
74:2 Kalk ve uyar.
74:3 Rabbini yücelt.
74:4 Örtülerini temizle
74:5 Kötülükten uzaklaş.
74:6 İhtiraslı olma.
74:7 Rabbin için sabret.
74:8 Duyuru yapıldığı zaman,
74:9 İşte, zorlu gün o gündür.
74:10 İnkarcılar için kolay değil.
74:11 Bir birey olarak yarattığım kişiyi bana bırak.
74:12 Ona hem zenginlik verdim,
74:13 Hem de gözü önünde çocuklar…
74:14 Ona nimetler yağdırdım.
74:15 Buna rağmen, daha fazlasını istiyor.
74:16 Asla, çünkü o, ayetlerimize karşı bir inatçı kesildi.
74:17 Onu sarp bir yokuşa sardıracağım.
74:18 Nitekim o düşündü; ölçtü biçti.
74:19 Kahrolası, ne biçim ölçüp biçti.
74:20 Kahrolası, gene ne biçim ölçüp biçti.
74:21 Baktı.
74:22 Sonra surat astı, kaşlarını çattı.
74:23 Ve arkasını döndü; büyüklük tasladı:
74:24 “Bu,” dedi, “etkileyici bir büyüden başka bir şey değil.”
74:25 “Bu sadece bir insan sözüdür.”
74:26 Onu Sakar’a atacağım.
74:27 Sakar nedir bilir misin?
74:28 Ne bırakır, ne de yüklenir (tam ve mükemmel),
74:29 Halklar için (evrensel) bir göstergedir/ekrandır.
Matematiksel Mucizenin Kodu
74:30 Üzerinde on dokuz vardır.
74:31 Biz ateşe bekçi olarak sadece melekleri atadık. Onların sayısını (on dokuz’u) da, (1) inkarcılar için bir fitne (sınav/huzursuzluk kaynağı) yaptık, (2) kitap verilmiş olanları ikna etsin, (3) inananların inancını güçlendirsin, (4) kitap verilmiş olanlarla inananların kuşkularını ortadan kaldırsın, ve (5) kalplerinde hastalık olanlarla inkarcılar da, “ALLAH bu örnekle ne demek istiyor?” desinler. Böylece ALLAHdilediğini/dileyeni saptırır ve dilediğini/dileyeni de doğruya iletir. Rabbinin ordularını kendisinden başkası bilmez. Bu (sayı) halklara bir mesajdır.
74:32 Hayır, and olsun Ay’a
74:33 Geçtiği vakit geceye,
74:34 Ağardığı vakit sabaha,
74:35 Bu büyüklerden birisidir.
74:36 Halklara bir uyarıdır.
74:37 İlerlemek yahut geride kalmak dileyenleriniz için.
***

19 Kodlu Matematiksel Sistemin Bazı Örnekleri

  • Kuran’ın ilk ayeti Besmele 19 harftir.
  • Kuran 114 (19×6) sureden oluşur.
  • Kuran’da, numarasız Besmeleler dahil 6346(19×334) ayet vardır. Bu sayının rakamları 6+3+4+6= 19‘dur.
  • İlk vahyedilen 96. sure sondan 19. suredir.
  • Besmele, 9. surenin başında bulunmaz; fakat bu kayıp Besmele 19 sure sonra, iki Besmele’ye sahip 27. surenin 30. ayetinde tamamlanır. Böylece Kuran’daki Besmele tekrarları 114 (19×6) olmaktadır.
  • Kayıp Besmele’yi tamamlayan Besmele’nin sure ve ayet numaralarının toplamı 19‘un katıdır. 27+30=57
  • Besmele’deki her kelimenin Kuran boyunca tekrarlanma sayıları hep 19‘un katlarıdır:
İsim 19 19 x 1
Allah 2698 19 x 142
Rahman 57 19 x 3
Rahim 114 19 x 6

Dikkat ederseniz çarpım faktörlerinin toplamı olan 152 sayısı da 19×8 dir.

  • Kuran’da, Allah’ın yaklaşık 400 adet isim ve sıfatı bulunur. Bunlardan sadece 4 tanesinin sayısal (ebced) değeri 19‘un tam katıdır ve bunların hepsi Besmele’deki kelimelerin tekrar sayılarına denk gelmektedir:
Vahid (Tek) 19
Zulfadlil Azim (Büyük Lütuf Sahibi) 2698
Mecid (Yüce) 57
Cami (Toplayan ve yayan) 114
  • “Allah” kelimesinin geçtiği tüm ayetlerin numarasını tekrarsız olarak toplarsanız, toplam: 118123 (19×6217).
  • Son kelimesi “Allah” olan biricik sure 82. sure olup “Allah” kelimesi 19. ayettedir. Ve bu, sondan 19. “Allah” kelimesidir. (Bu sure 19 ayete sahip ilk suredir.)
  • Başlangıç harfli ilk surenin 2:1 ayetiyle başlangıç harfli son sure, 68:1 arasında 5263 (19×277) ayet vardır.
  • Bu iki sure arasında yer alan grupta 38 adet başlangıç harfsiz sure mevcuttur.
  • Yine bu grupta başlangıç harfli ve başlangıç harfsiz surelerin 19 değişen grubu vardır.
  • Bu grupta, “Allah” sözcüğü 2641 (19×139) kez geçer.
  • Bu grubun dışında kalan surelerdeki 57 “Allah” kelimesinin ayet ve sure numaraları tekrarsız olarak toplandığında 2432 (19×128) elde edilir.
  • Başlangıç harf kombinezonlarının 19 tanesi bağımsız birer ayettir.
  • Allah için kullanılan “Wahdehu” kelimesinin ayet ve sure numaralarını (7:70; 39:45; 40:12,84; 60:4) tekrarsız olarak toplarsanız sonuç 361 (19×19) dir.
  • Kuran’da geçen tüm tam sayıları tekrarsız olarak toplayınız. 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 19, 20, 30, 40, 50, 60, 70, 80, 99, 100, 200, 300, 1000, 2000, 3000, 5000, 50000, 100000. Bu 30 tam sayının toplamı 162146 (19×8534) dir.
  • Kuran, bu 30 tam sayıya ek olarak 8 kesirli sayı içerir: 1/10, 1/8, 1/6, 1/5, 1/4, 1/3, 1/2, 2/3. Demek ki, 30 tanesi tam sayı ve 8 tanesi kesirli sayı olmak üzere Kuran’da 38 (19×2) adet sayı bulunur.
  • Her suredeki ayetlerin toplam sayısından sonra o suredeki ayetlerin numaralarını tek tek yanyana yazarak Kuran boyunca bunu sürdürürsek elde edeceğimiz 12692 rakamlı uzun sayı 19‘un tam katıdır. Rakamların sayısı olan 12692 sayısı da 19‘un tam katıdır.
  • Kuran’ın ilk suresi Anahtar’ın yapısındaki matematiksel sisteme bir kaç örnek verelim. Sure numarası olan 1 rakamından sonra ayetlerinin numarasını sırasıyla yanyana koyarak elde edeceğiniz 11234567 sayısı 19‘ un tam katıdır. Ayet numaraları yerine bu ayetlerdeki harflerin sayısını yanyana koyduğunuzda oluşan 119171211191843 sayısı da 19‘un tam katıdır. Ayetlerin harf sayısından sonra ebced değerlerini yerleştirirseniz elde edeceğiniz 38 rakamlı 11978617581126181124119836181072436009 sayısı da 19‘un katıdır. Bu sayıya her ayetin numarasını da yerleştirirsek 111978621758131261841124151983661810727436009 sayısını elde ederiz ve bu da 19‘un tam katıdır. Anahtar suresinin numarasından sonra toplam ayet sayısını, toplam harf sayısını ve toplam ebced değerini yanyana yazdığınızda elde edeceğiniz 1713910143 sayısı da 19‘un tam katıdır….
  • 29 surenin başında 14 harften oluşan 14 değişik harf kombinezonu bulunur. 29+14+14 = 57 (19×3)
  • Q harfi ile başlayan iki sureÕde Q harflerini sayalım. 50. surede 57 ve 42. surede de 57 olmak üzere toplam 114 (19×6) Q harfi vardır. 50. surenin 45 ayeti vardır. Bunları toplarsanız sonuç 95 (19×5) tir. 42. surenin 53 ayeti vardır. Bunları da toplarsanız sonuç 95 (19×5) tir. 50. surenin ilk ayetinde Kuran için kullanılan “Mecid” isminin ebced değeri o sure içindeki Q’ların sayısına eşit olup 57’dir. Q suresindeki Q’ların geçtiği ayetlerin numarasını topladığınızda toplam 798 (19×42) dir. 42 sayısı ise Q harfi ile başlayan diğer surenin numarasıdır. Kuran’da numarası 19 olan tüm ayetlerdeki Q harflerinin toplam sayısı 76 (19×4)’tür. Kuran boyunca Lut peygamberin halkının “Qavm-i Lut” diye adlandırılması ve sadece bu surede bunun yerine, içinde “Q” harfi bulunmayan “İhvani Lut” şeklinde adlandırılması dikkat çekicidir (50:13).
  • N (Nun) harfi sadece 68. surenin başında bulunur. Bu suredeki N’lerin sayısı 133 (19×7) dir. N (Nun) harfine sahip Yunus peygamberin ismi, sadece bu surede “N” harfine sahip olmayan “Sahibil Hut” yani “Balık adamı” ifadesiyle geçer (68:48). Nitekim 21:87 ayeti Yunus peygamberi “Zan-Nun” yani “N harfine sahip kişi” diye tanımlayarak, Nun suresindeki farklı isimlendirilmesine dikkatimizi çekmektedir.
  • ® SS (Sad) harfi üç surenin başında bulunur. 7., 19. ve 38. surelerde SS harfi toplam 152 (19×3) kez tekrarlanır. Bu matematiksel sistemle 7:69 ayetindeki “Bastatan” kelimesinin “SS” (Sad) harfiyle değil “S” (Sin) harfiyle yazılması gerektiği ortaya çıktı. Bir çok Kuran nüshasında yanlış olarak yazılan bu kelimenin en eski kufi nüshalardan olan Taşkent nüshasında, “Sin” harfiyle yazılmış olması, 19 kodlu matematiksel sistemi doğrular ve Kuran’ın insanlar tarafından değil, matematiksel sistemle harfi harfine Allah tarafından korunduğunu kesin şekilde kanıtlar (15:9).
  • 36. sure Y ve S harfleriyle başlar ve bu iki harfin bu suredeki toplam tekrar sayısı 285’tir, yani 19×15.
  • ‘A.S.Q. harflerinin toplam sayısı 209’dur, yani 19×11
  • 19. sure beş harf ile başlar, yani K, H, Y, A’ ve SS . Bu beş harfin bu suredeki toplamı 798’dir, yani 19×42.
  • HH. M. harfleriyle başlayan 7 surede bu iki harfin toplam tekrar sayısı 2417 olup 19×113Õtür.
  • H, T.H, T.S ve T.S.M. başlangıçları, bir iç içe kilitlenme sistemiyle beş sureyi birbirine bağlamaktadır. Bu sureler 19, 20, 26, 27 ve 28 noludur. Bu harflerin beş suredeki toplam tekrarlanma sayısı 1767’dir, yani 19×93.
  • “Bunlar, Kuran’ın mucizeleridir” ifadesi sekiz surenin başında geçer ve hepsinde istisnasız başlangıç harflerinden sonra gelir.
  • Kuran’ın temel mesajı Allah’ın birliğidir. Nitekim Allah’ın VAHİD (BİR) isminin ebced değeri 19‘dur.

Anlaşılması Kolay, Taklit Edilmesi İmkansız

Son Mesaj olan Kuran’ın insanüstü matematiksel yapısını kanıtlamak için yukarıda sunduğumuz örnekler yeterlidir. Her geçen gün yeni buluşlar ve yeni tezahürlerle daha da büyüyen bu “anlaşılması kolay, taklidi olanaksız” mucize, bilgisayar çağının insanına Alemlerin Rabbinin büyük bir lütfu ve aynı zamanda önemli bir uyarısıdır. 74:31 ayeti 19 sayısının amacını şöyle belirler:

  1. İnkarcılar için bir ceza ve fitne
  2. Daha önce Kitap alan topluluklara (Yahudiler, Hristiyanlar v.s.) Kuran’ın Allah kelamı olduğunu kanıtlamak.
  3. Müminlerin imanını güçlendirmek.
  4. Kuran’ın korunmuşluğu konusundaki tüm kuşkuları gidermek.
  5. Kafirleri ve ikiyüzlüleri (munafıkları) ortaya çıkarmak.

Olağanüstü delillere rağmen onlar bu mucizeyi inkar edecek ve “Allah bununla ne demek istiyor?” diye anlayışsızlıklarını dile getirip onu hafife alacaklardır. 74:32-37 ayetleri de bu mucizenin büyük bir ilahi yardım olduğunu, yepyeni bir çağı başlatacağını, geri kafalıları safdışı edeceğini bildirmektedir.

Mucizeyi Göremiyorlar

Hadis ve sünnet izleyicileri, en büyük hipnozcu olan şeytanın etkisi altına girdikleri için Kuran’da apaçık bir gerçek olan 19 kodlu mucizeyi kabul etmemektedirler. Yukarıda değindiğimiz 74:31-37 ayetlerinde belirtildiği gibi tüm insanlığa apaçık olan bu büyük mucizeyi ancak dürüst ve gerçek müminler takdir edecektir. Nitekim 7:146 ayeti, mucizeleri görmekten mahrum edilen kişileri tanımlar:

Haksız yere yeryüzünde büyüklük taslayanları ayetlerimden çevireceğim. Her çeşit ayeti görseler de inanmazlar. Doğru yolu görseler onu yol edinmezler; ancak azgınlık yolunu görseler onu yol edinirler. Çünkü onlar ayetlerimizi yalanladılar ve onları umursamaz oldular (7:146).

Tevratta da Aynı Kod Mevcut

41:53 ayetinde haber verilen ufuklardaki işaretlerden birisini de son zamanlarda farkettik. 19 sisteminin bir benzerine 11. yüzyılda yaşayan bir Yahudi hahamı, Tevrat’ın dualarından birisinde şahit olmuş ve bununla enteresan tesbitlerde bulunmuştur.

Judah adlı bir rabinin (baş hahamın) çalışmaları, 1978 yılında Californiya Üniversitesi yayınları arasında yayınlanan Studies in Jewish Mysticism adlı bir kitapta incelenir.

Kuran’ın matematiksel sistemini destekleyen Rabi Juda’nın bu buluşu yüzyıllar öncesinden haber verilir. Gaybi bir haber olabileceğini kestiremiyen geçmiş Kuran yorumcularının açıklamakta zorluk çektikleri 46:10 ayetinin çevirisi şöyledir:

“De ki: Düşündünüz mü ya o Allah katından ise ve siz de ona karşı çıkmışsanız ve İsrailoğullarından bir şahit te bunun benzerini görüp inandığı halde, siz kibirlenip yüz çevirmişseniz?! Şüphesiz Allah, zalim bir topluluğu doğru yola iletmez.” (46:10).

Aşağıdaki ayetler de konumuz açısından dikkat çekicidir:

“Dediler ki: ‘Rabbinden bize bir ayet (mucize) getirmeli değil miydi? Kendilerine, önceki kitaplarda bulunan beyyine (delil) gelmedi mi? Şayet onları o beyyineden önce bir azap ile helak etseydik: ‘Rabbimiz, bize bir elçi gönderseydin de böyle zelil ve rezil olmadan önce ayetlerine uysaydık’ derlerdi. De ki: Herkes gözetlemektedir. Siz de gözetleyin. İleride düzgün yolun sahipleri kimlerdir, hidayete erişenler kimlerdir bileceksiniz.” (20:133-135)?

Not: 133’üncü ayette geçen “beyyine” kelimesi tüm Kuran’da 19 kez geçerek anlamsal ilişkiyi destekler.

Kuran Mucizesine “19 Efsanesi” Diyenler

İnkilap Yayınları tarafından yayımlanan “19 efsanesi” isimli kitaba değinmek istiyorum. Mahmut Toptaş, Hikmet Zeyveli, Orhan Kuntman ve Sadrettin Yüksel imzalarıyla yayımlanan bu kitap cehalet, yalan ve iftiralarla doludur. 19 mucizesinin amacını tasvir eden 74:31-56 ayetleri, İnkılab yayınevi başta olmak üzere bu büyük mucizeye karşı savaş açan ekibin durumunu ve bu tartışmanın sonunda nelerin gerçekleşeceğini bildiriyor.

Fanatik inkarcıların ve kalpleri marazlı ikiyüzlülerin anlamayarak karşı çıktığı Kuran’ın bu büyük matematiksel mucizesine “efsane” kelimesini yakıştırmaları bir rastlantı değildir. 19 mucizesini karalamak için kullanabilecekleri onlarca kelime yerine “efsane” kelimesini kullanmaları tümüyle ilahi bir tecellidir. Dört yazar ve yayınevi patronu, “efsane” yakıştırmasıyla farkında olmadan kendilerini Kuran’ın teşhirine mahkum etmişlerdir. Kuran’ın bu mucizevi tecellisini öğrenmek istiyorsanız lütfen aşağıdaki iki ayeti ibretle okuyunuz.

“Onlardan bir grup var ki seni dinlerler. Fakat, kalpleri üzerine (Kuran’ı) anlamalarına engel olacak örtüler, kulaklarına da ağırlık koyarız. Her bir mucizeyi görseler de ona inanmazlar. Bundan ötürü sana geldiklerinde seninle tartışırlar ve inkarcılar, “Bu ancak bir EFSANEdir” derler.”‘”Kendilerini ondan uzaklaştıkları gibi başkasını da ondan uzaklaştırırlar. Böylece farkında olmadan kendilerini mahfederler.” (6:25,26). Ayrıca 27:82-84

Tarihin, genelde bir tekerrür olduğunu ve Kuran ayetlerinin geçmişe, hazıra ve geleceğe bakan yönlerinin bulunduğunu bilenlere, 40. surenin 38. ayetinden 44. ayetine kadar okumalarını öneriyorum.

“Benim size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a bırakıyorum. Şüphesiz Allah kulları görür.” (40:44).

KuranÕın “en büyüklerden” biri olarak tanımladığı 19 sayısının işaretini kavrayaman ve Müddessir suresinde cehennemden başka bir şey göremiyen ve 19 sayısından zebralar gibi kaçan din adamlarının eleştirilerine verdiğimiz cevapları “Üzerinde Ondokuz Var” kitabımızın son bölümünde bulabilirsiniz.

19 Kodu üzerine sorular:

a) Tüm bu matematiksel gerçekler bir rastlantı mıdır?

b) Kuran’ın ilk ayeti olan Besmele’de kaç harf mevcuttur? Geç miş alimleriniz (Fahreddin er Razi, Qurtubi, Said Nursi vs.) Besmele’nin harflerini neden 19 olarak saydılar? Matematiksel mucizenin keşfedilmesinden sonra sırf bu mucizeyi inkar etmek için neden Besmele’nin 19 harften oluşmadığını iddia ettiniz? Toz kondurmadığınız alimleriniz bu çok basit sayım işini beceremediler mi ?

c) 786 sayısının Besmele’nin ebced değeri olduğu malum. Nitekim yüzyıllardır Pakistan, Hindistan müslümanları Besmele yerine mektuplarının üzerine bu sayıyı yazmaktadırlar. 786 sayısı kaç harfin ebced değeridir?

d) 28 Arap harfini tanıyan ilk okul çocuklarının bile rahatlıkla sayabileceği Besmele’nin harflerini neden doğru sayamıyorsunuz? Besmele’nin harflerinin 18 veya 21 veya 22 veya 23 adet olduğunda ihtilaf ettiğiniz halde; 19 harf olamıyacağı konusunda ittifak etmeniz garip değil mi?

e) 74:31 ayeti, 19 sayısının amacını açık biçimde zikretmiştir. Nitekim bu mucizenin ortaya çıkmasıyla birlikte o ayette haber verilenler aynen gerçekleşmektedir. Sizin 19‘ unuz ise bunlardan hiçbirisini gerçekleştirmemektedir. 19 sayısı, müminlerin inancını nasıl güçlendiriyor? 19 sayısı Yahudi ve Hristiyanların Kuran hakkındaki kuşkularını nasıl ortadan kaldırıyor? Kalpleri bozuk ikiyüzlüler bu sayıyı ne şekilde anlayamıyorlar?

f) Kuran’ın büyük mucizesini kabul etmeyişinizin nedeni 74:31, 7:146 ve 6:25 ayetlerinde açıklanmaktadır. Bu mucizeyi inkar etmek için neden bu derece gayret gösteriyorsunuz?

g) Allah’ın kelamına inanmıyan münafıklar, “Mucizelere ihtiyacımız yoktur” diyerek Allah’ın rahmetini engellemek isterler. İbrahim peygamberin imanının güçlenmesi için Allah’tan mucize istemesini nasıl açıklarsınız? (2:260).

h) Kuran’ın edebi yönden mucize bir kitap olduğunu iddia ediyorsunuz? Edebi mucizenizin objektif bir kriteri var mıdır? Birisi çıkıp, Nazım Hikmet’in veya Mehmed Akif’in şiirleri edebi mucizedir bir benzerini getiremezsiniz derse nasıl karşılık verirsiniz? Sizin en kutsal hadis kitaplarınıza göre, Ebubekir döneminde Kuran’ı derlemek isteyen heyet, iki tanıkla gelmeyen ayetleri kabul etmiyordu. Örneğin, “taşlama ayetini” tek başına getiren Ömer’in tanıklığı reddedilmiş, Tevbe suresinin “son iki ayetini” tek başına getiren Huzeyme b. Sabit el Ensari reddedilmiş fakat sonradan onun tanıklığının “çok özel” olduğu kabul edilerek Kuran’a sokulmuş! İddia ettiğiniz gibi Kuran, edebi yönden bir mucize idiyse ve tüm insan ürünü kitaplardan edebi yönden farklı idiyse peygamberin en yakın arkadaşları ve Arap edebiyatını en iyi bilen insanlar neden Kuran ayetlerini ayırdetmek için tanıklara ihtiyaç duydular? Neden Kuran ayetlerini tanıyamadılar?

i) Namazlarda okuduğunuz Kunut duasının edebi yönden mucize olmadığını nasıl ispatlarsınız? Aynı şekilde Fatiha(Anahtar) suresinin edebi yönden mucize olduğunu nasıl ispatlarsınız?

j) 10:20; 27:93; 41:53 ayetlerinde verilen söz nasıl gerçekleşti?

k) 19 kodunun 11. yüzyılda Judah adındaki bir Başhaham tarafından Tevrat’ın orijinal bir bölümünde keşfetmiş olmasını ve bunu haber veren 46:10 ayetini nasıl açıklarsınız?

l) Bazı surelerin başında yer alan A.L.M., HH.M., Y.S., Q. harfleri ne anlama gelmektedir? Alimleriniz bu konuda kaç çeşit görüş ve yorum ileri sürdüler? “Bunlar bu kitabın ayetleridir (mucizeleridir)” ifadesinin sürekli olarak bu başlangıç harflerinden sonra gelmesi dikkat çekici değil midir? (10:1; 12:1; 13:1; 15:1; 26:1,2; 27:1; 28:1,2; 32:1,2).

m) 72:28 ayeti, Allah’ın herşeyi sayı olarak saymış olduğunu bildirir. En büyük matematikçi olan (3:1919:84; 72:28; 78:27-29) ve kainat kitabının ayetlerini matematikle yazan Evrenlerinin Rabbinin kitabında matematiksel bir sistemin mevcudiyetini neden uzak görüyorsunuz?

n) 83:9,20 ayetlerinde sözü edilen “Kitabün Markum”(Rakamlanmış Kitap) ne demektir? Kuran’a göre kimler o Rakamlı Kitaba tanık olacaklar, kimler “efsane” diyerek reddeceklerdir? (88:9-13; 88:20,21; 6:25).

“Ve de ki: Allah’a hamd olsun. O size ayetlerini gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız. Rabbin, yaptıklarınızdan gafil değil ” (27:93).

“Biz, onlara, ufuklarda ve kendi nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz ki onun gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?” (41:53)

27:93 ayeti, Kuran’ın vahyinden sonra, Allah’ın belirleyeceği bir zamanda önemli işaretlerin zuhur edeceğini, 41:53 ayeti ise, gerek ufuklarda ve gerekse insanlık alemi içinde “Zikrin” hak olduğunu kanıtlayacak işaretlerin açığa çıkacağını bildirir. 10:20 ayetinde ise Kuran’ın mucizesinin ileride ortaya çıkacağı anlatılır.

 

 

ismi azam

{{(“Euzü Billahi mineş şeytanir racim”

“BismillahirRahmanirRahıym”

El Hamdu Lillahi Rabbil’Alemiyn Vesselatü Vesselâmü alâ Resulüna Muhammedin ve alâ alihi ve ashabihi ecmaiyn.)}}

KUR’AN DAN BAZI AYETLER;

1 – Fetelakka Ademü min Rabbihi kelimâtin fetâbe aleyh* inneHU HUvetTevvaburRahıym; (Bakara/37)

Âdem, Rabbinden (beynindeki Esmâ mertebesi boyutundan) gelen ilim ile -kelimeler- (yapmaması gerekeni fark edip, kendisinden açığa çıkan vehmine tâbi olma hatasını itiraf edip) tövbe etti. Tövbesi kabul edildi. Şüphesiz ki HÛ; O, tövbeyi kabul edip Rahıymiyeti ile bunun güzel sonuçlarını yaşatandır.

2 – Fein amenû Bi misli mâ amentüm BiHİ fekadihtedev* ve in tevellev feinnema hüm fiy şıkak* feseyekfiykehümüllahu ve HUves Semiy’ul ‘Aliym; (Bakara/137)

Eğer onlar da, sizin O’na iman ettiğiniz kapsamda iman ederlerse, hakikate giden yolu bulmuş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse, parçalanmış ve dar kafalı olarak kalırlar. Onlara karşı Allâh sana yeterlidir! “HÛ”; Es Semi’dir, El Aliym’dir.

3 – Allâhu lâ ilâhe illâ HÛ* elHayy’ül Kayyûm.. (Bakara/255)

Allâh O, tanrı yoktur sadece HÛ! Hayy ve Kayyum (yegâne hayat olan ve her şeyi kendi isimlerinin anlamı ile ilminde oluşturan – devam ettiren)

4 – HUvelleziy yüsavviruküm fiyl erhami keyfe yeşa’* la ilâhe illâ HUvel Aziyz’ul Hakiym; (A. İmran/6)

Sizi rahimlerde (ana karnında – Rahıymiyetinde – varlığınızı oluşturan Esmâ mertebesinde) dilediği gibi şekillendiren (oluşturan – programlayan) “HÛ”dur! Tanrı yoktur sadece “HÛ”; Aziyz’dir, Hakiym’dir.

5 – ŞehidAllâhu enneHÛ lâ ilâhe illâ HUve, vel Melâiketü ve ulül ‘ılmi kaimen Bil kıst* lâ ilâhe illâ HUvel Aziyz’ül Hakiym; (A. İmran/18)

Allâh şehâdet eder, kendisidir “HÛ”; tanrı yoktur; sadece “HÛ”! Esmâsının kuvveleri olanlar (melâike) ve Ulül İlm de (ilim açığa çıkardığı mahaller) bu hakikatin Hak oluşuna şehâdet eder, Adl’i kaîm kılarlar. Tanrı yoktur, sadece “HÛ”; Aziyz, Hakiym’dir.

6 – Kul ya eyyühenNasü inniy Rasûlullahi ileyküm cemiy’anilleziy leHU mülküs Semavati vel Ard* lâ ilâhe illâ HUve yuhyiy ve yümiyt*(‘Araf/158)

De ki: “Ey insanlar… Kesinlikle ben hepinize gelmiş Allâh Rasûlü’yüm… Semâların ve arzın mülkü ‘HÛ’nundur! İlâh yoktur sadece ‘HÛ’! Diriltir, öldürür! Bu yüzden iman edin, Esmâ’sıyla nefsinizin dahi hakikati olan Allâh’a ve Ümmî Nebi olan O Rasûl’e ki O, Esmâ’sıyla nefsinin dahi hakikati olan Allâh’a ve O’nun bildirdiklerine iman eder. O’na tâbi olun ki hakikate erdirilesiniz.”

7 – Ve in cenehu lisselmi fecnah leha ve tevekkel alellah* inneHU HUves Semiy’ul ‘Aliym; (Enfal/61)

Eğer barışa yanaşırlar ise, sen de ona (barışa) yanaş! Allâh’a tevekkül et (Allâh’ı vekîl tut = El Vekiyl isminin kuvvesine yönel)! Çünkü O,Semi’’dir, Aliym’dir.

8 – HUve yuhyiy ve yümiytü ve ileyHİ turce’un; (Yunus/56)

“HÛ”! Diriltir ve öldürür! O’na rücu edeceksiniz (Hakikatinizin, Esmâ’sıyla yaratılmış olduğunu Hakk-el yakîn yaşayacaksınız)!

9 – Kalu eta’cebiyne min emrillâhi rahmetullahi ve berakâtühu aleykum ehlel beyt* inneHU Hamiydun Meciyd; (Hud/73)

Dediler ki: “Allâh’ın hükmüne mi şaşıyorsun? Allâh’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir ey hane halkı! Muhakkak ki O, Hamiyd](EL HAMİYD… Açığa çıkardığı evrensel kemâlâtı “Veliyy” ismi kapsamında açığa çıkardığı âlem sûretlerince seyredip değerlendirendir! Hamd yalnızca kendisine aittir!)’dir, Meciyd’dir.”

10 – Ve inne Rabbeke HUve yahşüruhüm* inneHU Hakiymun Aliym; (Hicr/25)

(Babaları) dedi ki: “Daha önce kardeşini (Yusuf’u) size güvenip emanet ettiğim gibi (şimdi de) onu size güvenip emanet mi edeyim? Koruyucu olma itibarıyla Allâh en hayırlıdır! O, Erhamur Rahıymiyn’dir.”

11 – Kale Rabbiy ya’lemul kavle fiys Semai vel’ Ard* ve HUves Semiy’ul ‘Aliym; (Enbiya/4)

(Hz. Rasûlullâh): “Benim Rabbim semâda ve arzda konuşulanı bilir… O, Semi’dir, Aliym’dir” dedi.

12 – Ve lâ ted’u meAllâhi ilâhen âhar* lâ ilâhe illâ HU* küllü şey’in halikün illâ vecheHU, leHUl hükmü ve ileyHi türce’un; (Kasas/88)

Allâh yanı sıra tanrıya (dışsal güce) yönelme! Tanrı yoktur, sadece “HÛ”; Her şey (şey’iyeti itibarıyla) yoktur sadece O’nun vechi (mevcuttur)! Hüküm O’nundur… O’na (hakikatiniz olan Esmâ mertebesinin farkındalığına) döndürüleceksiniz!

13 – Lev eradAllâhu en yettehıze veleden lastafa mimma yahlüku ma yeşau, subhaneHU, HUvAllâhul Vâhid’ül Kahhâr; (Zümer/4)

Eğer Allâh bir çocuk edinme irade etseydi (olmasını kesin arzulasaydı), elbette yarattıklarından dilediğini süzüp seçerdi… Subhan’dır O! “HÛ” Allâh Vâhid, Kahhâr’dır!

14 – Kul ya ‘ıbadiyelleziyne esrefu alâ enfüsihim lâ taknetu min rahmetillâh* innAllâhe yağfiruzzünube cemiy’a* inneHU “HU”vel ĞafûrurRahıym; (Zümer/53)

De ki: “Ey nefslerinin hakkını vermede israf etmiş kullarım (benliğinin hakikatini yaşamak yerine ömrünü bedensellik yolunda harcamış olan)! Allâh Rahmetinden ümit kesmeyin! Muhakkak ki Allâh bütün suçları (tövbe edene) mağfiret eder… Muhakkak ki O, Ğafûr’dur, Rahıym’dir.”

15 – Fa’lem ennehu lâ ilâhe illAllâhu vestağfir li zenbike ve lil mu’miniyne vel mu’minat* vAllâhu ya’lemu mütekallebeküm ve mesvaküm; (Muhammed/19)

Gerçek buysa bil ki, Lâ ilâhe illAllâh (Tanrı yoktur; sadece Allâh); kendi zenbin (beşer yanının getirdiği perdelilikten kaynaklanan kusurlar), iman eden erkekler ve iman eden kadınlar için mağfiret dile (bağışlanmaları için Hakikati kavramalarına çalış)! Allâh dönüp dolaştığınız yeri (hâllerinizi) de, varıp sonsuz yaşayacağınız yeri de bilir!

16 – Yes’eluhu men fiysSemavati vel’Ard* külle yevmin HUve fiy şe’n; (Rahman/29)

Semâlarda ve arzda ne varsa O’ndan talep eder; “HÛ” her “AN” yeni iştedir!

17 – LeHU mülküsSemâvati vel’Ard* yuhyiy ve yumiyt* ve HUve ‘alâ külli şey’in Kadiyr; (Hadîd/2)

O’na aittir semâların ve arzın mülkü… Diriltir ve öldürür! O, her şeye Kaadir’dir.

18 – “HU”vel’Evvelu vel’Âhıru vezZâhiru velBâtın* ve HUve Bi kulli şey’in ‘Aliym; (Hadîd/3)

“HÛ”dur, Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın (“HÛ”dan gayrı olarak hiçbir şey yoktur)! O Bi-küllî şey’in (Esmâ’sıyla her şey’i yaratmış olan olarak) Aliym’dir (Bilen’dir şeylerin tamamını)!

19 – “HU”velleziy halekasSemâvati vel’Arda fiy sitteti eyyamin sümmesteva ‘alel’Arş* ya’lemu ma yelicu fiyl’Ardı ve ma yahrucu minha ve ma yenzilu minesSemâi ve ma ya’rucu fiyha* ve HUve me’akum eyne ma küntüm* vAllâhu Bima ta’melune Basıyr; (Hadîd/4)

O, semâları ve arzı altı süreçte yaratan, sonra da arşa istiva edendir! Arza gireni ve ondan çıkanı; semâdan inzâl olanı ve onun içinde urûc edeni bilir… Nerede olursanız O sizinle (hakikatinizin Esmâ ül Hüsnâ’sıyla varolması sonucu) beraberdir! (Mâiyet sırrına işaret). Allâh yaptıklarınızı (yaratan olarak) Basıyr’dir.

20 – Yuliculleyle fiynnehari ve yulicunnehare fiylleyl* ve HUve ‘Aliymun Bi zatissudur; (Hadîd/6)

Geceyi gündüze dönüştürür, gündüzü de geceye dönüştürür! O, sadırların zâtı olarak (içlerindekilerin Esmâ’sıyla hakikati olarak) Bilen’dir!

21 – “HU”vAllâhulleziy lâ ilâhe illâ “HÛ”* ‘Âlimulğaybi veşşehâdeti, “Hu”verRahmânurRahıym; (Haşr/22)

“HÛ” Allâh, tanrı yok, sadece “HÛ”! Gayb ve şehâdeti daimî bilendir! “HÛ”, Er Rahmân (tüm El Esmâ özelliklerini mündemiç olan) Er Rahıym’dir (tüm El Esmâ özelliklerini açığa çıkaran – o özelliklerle Efâl âlemini seyrinde yaşamakta olan).

22 – “HU”vAllâhulleziy lâ ilâhe illâ “HÛ”* el Melik’ül Kuddûs’üs Selâm’ul Mu’min’ul Müheymin’ul ‘Aziyz’ul Cebbâr’ul Mütekebbir* SubhânAllâhi ‘ammâ yüşrikûn; (Haşr/23)

“HÛ” Allâh, tanrı yok, sadece “HÛ”! Melik’tir (efâl, oluşlar âleminde mutlak hükmü yürüyen), Kuddûs’tür (yaratılmışlığa ve kevne ait nitelenmelerden, yaratılmış kavramlardan münezzeh), Selâm’dır (yaratılmışlarda yakîn ve kurb hâlini oluşturup mâiyet sırrını açığa çıkartan), Mu’min’dir (iman açığa çıkartarak hakikatini müşahedeye yönelten), Müheymin’dir (gözetip himaye eden, muhteşem azametini seyirde yaratılmışlığı kaldıran), Aziyz’dir (karşı konulması imkânsız olarak dilediğini yapan), Cebbâr’dır (iradesini zorunlu kabul ettiren), Mütekebbir’dir (Mutlak yegâne Kibriyâ {eniyeti} olan)! Allâh, onların ortak koştukları tanrı kavramlarından Subhan’dır!

23 – “HU”vAllâhul Hâlik’ul Bâri’ül Musavviru leHUl’ Esmâ’ül Hüsnâ* yüsebbihu leHÛ mâ fiysSemâvâti vel’Ard* Ve “HU”vel’Aziyz’ul Hakiym; (Haşr/24)

O Allâh, Hâlık (mutlak yaratan – Esmâ özelliklerini fiile dönüştüren), Bâri (her yarattığını, zaman ve özellik olarak tüme uyumlu tafsile getiren), Musavvir (sonsuz mânâ sûretlerini açığa çıkaran); Esmâ ül Hüsnâ O’na aittir! Semâlarda ne var ve arzda ne varsa Allâh’ı tespih (ortaya koydukları işlevle Esmâ özelliklerini açığa çıkararak kulluk etmeleri) içindir; “HÛ” Aziyz’dir, Hakiym’dir.

24 – Kul HUvAllâhu Ehad; (İhlas/1)

De ki: “HÛ Allâh EHAD’dır! (son – sınır kavramsız TEK’tir)”

25 – Ve lem yekün leHÛ küfüven ehad; (İhlas/4)

“O’na hiçbir küfuv (denk) olmadı! (hiçbir düşünülen O’na denk özellikler açığa çıkaramaz.)”

********************************************************

YA HÛ VE YA MEN HÛ

Diler isen gönül yârı

Ki dâim eylegil zâri

Fenaya ir görüp vârı,

Digil “Ya Hû ve ya men Hû”

**

Ki kanlu yaş akıt gözden,

Hararetle çıka sûzdan,

Dime sizdendürür bizden,

Digil “Ya Hû ve ya men Hû”

**

Gele aşk sana yâr ola,

Tağıtlarunı hep dire,

Seni dost yoluna süre,

Digil “Ya Hû ve ya men Hû”

**

Seni ilet feleklere,

Bulışasın meleklere,

İrişesin dileklere,

Digil “Ya Hû ve ya men Hû”

**

Geçesin ‘alem-i ferşi,

Dahı Kürsi ile ‘arşı,

Gele muştucılar karşı,

Digil “Ya Hû ve ya men Hû”

**

Ala senliğini senden,

Geçesin cân ile tenden,

Tecelliler gele andan,

Digil “Ya Hû ve ya men Hû”

**

Geçesin eğri bakmakdan,

Gönül gayrıya akmaktan,

İçesin sâfi ırmaktan,

Digil “Ya Hû ve ya men Hû”

**

Dilersen vuslatın yârin,

Ey Üftade bula cânun,

Gözüne görine cânânun,

Digil “Ya Hû ve ya men Hû”

(Hz. Üftade Divanı)

*****************************************************************

“HU”

Hakk’a âşık olan cânlar,

Hû demesin yâ ne desin,

Görüp cemâlini anlar,

Hû demesin yâ ne desin.

Sıdk ile meydâna gelen,

Nefs ile Rabbini bilen,

Aşk ile mestâne olan,

Hû demesin yâ ne desin.

Mahrem olan ol yâr ile,

Hemdem olan dildâr ile,

Dîdâra karşı zâr ile,

Hû demesin yâ ne desin.

Bülbül olup nâlân eden,

Dosta karşı cevlân eden,

Hak zâtını seyrân eden,

Hû demesin yâ ne desin.

Nüzûlî der yana yana,

Mey nûş eden kana kana,

Hak aşkıyla döne döne,

Hû demesin yâ ne desin.

  1. Nüzûli

*******************************************************************************

(S. KONEVİ’den)

Bilinmelidir ki hüviyet, ilâhlığın/ilâhiyyet sırrıdır. O celâl ve kemâl özelliğiyle yegâne ezeli mevcuttur.

Hüve/ O Allah’ın kullarını; De ki O/Hüve. (İhlas/1) ifadesiyle kendisine davet ettiği ilk kelimedir. Böylelikle sadece bu zamirle ifade tamamlanmıştır. Bunun ardından ise “Allah” demiştir.

“Allah” bütün harfleri ve vad’i hakikatleriyle zât-ı ahadiyete delâlet eden özel, kuşatıcı isimdir.

Bu isimde ki hüviyet sırrı, onun mürekkep harflerin hükümlerinden soyutlandıktan sonra zuhur etmesidir. Bunun nedeni bu isim “ağyar” dan tam anlamıyla mücerretliği ve eserlerin hakikatlerinden münezzehliğinin gücüdür. Her ne kadar “Hüve/O” he ve Vav harflerinden meydana gelmiş olsa bile bu isimde sabit harf “He” dir. Çünkü vav harfi, “Allah” kelimesinin sonunda düşmüştür. Ayrıca “Huma/O ikisi “ ve “hum/onlar” ifadesinde olduğu gibi ikilikte ve çoğulda bu harf düşer. Böylelikle He harfi, sıfatların silinmesi nispet ve izafelerin düşmesiyle “mutlak ahadiyet” e delâlet etmek üzere sabit kalmıştır.

Bilinmelidir ki Hüviyette ki “He” evvellik mertebesinin, ulûhiyette ise âhirlik mertebesinin sahibidir. Binaenaleyh bu harfin hüviyette bir başlangıcı, Ulûhiyette ise bir nihayeti vardır. Bu durum pek çok sırlara ve değerli manâlara işaret eder.

Bunlardan ikisi, hüviyetin manâlarından ehl-ikeşf in kalplerine yayılan “reca” kokularıdır. Şöyle ki; Varlığın merkezi, devridir. Böylelikle nihayet bidayetin aynıdır. Aynı zamanda rahmet her şeyden önce geldiği gibi, her şeyin dönüşü de O’nadır.

Bu önemli sır ve bilgilerden biri de, hüviyetin celâli ve O’nun bütün isimlere üstünlüğüdür. Şöyle ki; Zat’a ait “Hüviyet” zamirinden ibaret olan “He/O” nin aslı, merfuluktur. Bu durum mutlak üstünlüğün kemâlinin kendisi nedeniyle kendisine ait olmasına işaret eder.

Bir harfin mecrur ve mansub olması ise, İrab harekelerini kabul edişi cihetinden ortaya çıkmıştır. Bu ise bu harfin bütün sıfatları, hükümleri, na’tları, nispetleri, izafeleri, lâzımları, layıkları, arazları içerdiğine işaret etmektedir.

Hüviyetin üstünlüğünün gücü –Ki üstünlük hüviyetin aslıdır- Vav harfini istilzam etmiştir. Çünkü vav harfi, zammenin kardeşidir ve çoğul zamiri vav harfine nispet edilmiştir. Bunun yanı sıra vav harfi mahreç mertebelerinde harflerin özelliklerini içerme ve ihata etme özelliğine sahiptir. Vav, He nin bâtını, harekesi de onun harekesinin aksidir. Bunun yanı sıra her iki harf te “devri” dir. Çünkü “He” nin harekesi ve mahreci ehl-i keşf’e göre kalbin yakınında göğsün bâtınındandır. Nefes onunla/he uzar ve bütün harflerin mahreçlerine uğrayıp iki dudağın zahirine ulaşır.

Bunun ardından nefes ihâta edici ve kuşatıcı dönüşünde bütün harflerin hükümleriyle boyanmış olarak, adeta şimşek hızıyla kendisinden ortaya çıktığı asla geri döner. “Vav” ın harekesi ise “He” nin harekesinin zıddıdır. Çünkü vav iki dudak arasından ortaya çıkar sonra göğe doğru uzanır. Böylelikle vav da daha önce belirtildiği gibi bütün harflerin mahreçlerine uğrar. Bunun ardından ise kendisinden ortaya çıktığı iki dudağa geri döner.
Binaenaleyh He nin hareketi, gayb âleminden şahadet alemine doğrudur. Çünkü onun zatı başlangıç/mebde mertebesinden olmasını gerektirir. Buna karşın vav ın hareketi ise şahadet âleminden gayb âlemine doğrudur.

Buna göre her iki harfte, harflerin varlıklarının hakikatlerini çıkışta ve girişte kaynak ve varış mertebelerini de içerir ve kapsar. Her iki harfte hem hakikat ve hem de mânâ olarak birbirlerine intibak eder. Bunların arasında ki uyum bir dairenin başlangıcının son una uyumlu olmasına benzer. Her iki harfte bütün mukaddes ve ruhani harflerin hakikatlerini kendilerinde toplarlar. Söz konusu harfler ilahi isimlerin maddeleridir. Bu harflerin bir kısmı –farklı konumlarına göre- diğer bir kısmı ile birleştiğinde, bunların birleşmesi ve bir araya gelmesinin eserlerinden ruhanî ilim sahipleri için bir takım tasarruflar meydana gelir. Bu tasarruflar cismanî, rûhani, melekûti, süfli, ve ulvi âlemlerdedir.

İnsan nefesinin zahiri telaffuz edilen bütün harflerin maddesi olduğu gibi aynı şekilde Nefes-i Rahman’ın zahiri de bütün varlık harflerinin maddesidir. Varlık söz konusu Nefes-i Rahman ile ayakta durur/kaim, O her şeyi ayakta tutar/Kayyûm. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur O kendisiyle beraber başka birinin var olmasından yücedir ve hüküm sahibidir. (A. İmran/6)

Cüneyd-i Bağdadî den şöyle bir olay rivayet edilmiştir. Birisi Cüneyd’in huzurunda hapşırmış, ardından da El-Hamdülillâh/Allah’a hamd olsun demiş. Bunun üzerine Cüneyd adama; “Hakkın söylediği gibi “hamd âlemlerin Rabbi’ne mahsustur/ El Hamdülillâhi Rabbil âlemin de” demiş.

Adam şöyle karşılık vermiş; “Âlem nedir ki Allah ile birlikte zikredilsin”

Cüneyd şöyle cevap vermiştir; “Şimdi öyle söyle, çünkü yaratılmış kadime bitiştiğinde, yaratılmıştan geriye bir şey kalmaz.”

Buna göre birinci ifade Allah’a fani olup, çokluğun perdelerini görmeyen ve de “izzet” çölünde kendinden geçmiş kimsenin makamıdır.

İkinci ifade ise (Cüneyd’in sözü) Tahkik sahibi Kâmilin makamıdır. Bu makam” fena”da yedi mertebenin tavırlarını/etvarü-l meratisi-s seb’a aşıp ezeli ve ebedi olarak; “Her şey yok olucudur, ancak O’nun vechi bâkidir. (kasas/88) ifadesinin hakikatini hakka-l yakîn idrak etmenin ardından Hakkın bekâ” sı ile bâki kalan kimsenin makamıdır. Çünkü insan başlangıçta “zikre değer bir şey” (İnsan/1) ve gerçekte/nefsü-l emir bir varlığa sahip değildi ki o varlıktan “fani” olsun. Aksine faninin varlığı vehim ve hayal mahsulüdür. Binaenaleyh kişi işin gerçeğini keşf edip şunu müşahede ettiği için hayal ortadan kalkmıştır. Her halükarda “fani”, bâki olan ise “bâki” olmaya devam eder.

Bu durumda insan hakkın lisanı ile “Hamd âlemlerin rabbi Allah içindir” der. Bu ifade (her şeyi kendinde) içeren ve kemâl özelliğinde ki hakikatin varlık mertebelerine seyredişini dile getirir.

Allah hidayet edendir. (S. KONEVİ/Esma-i hüsna şerhi)

Xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

(AHMED HULUSİ) den

“HÛ’vAllahulleziy la ilahe illâ HÛ”! İster vahiy yollu gelsin, ister bilinç yollu üzerine eğilinsin, algılanan her “şey”in hakikatinin derûnu… Öylesine ki; Ekberiyet tecellisi sonucu önce “haşyeti”, sonucu olarak da “hiç”liği yaşatır ve bu yüzden de O’nun hakikatine erişilemez! “Basîretler ona ulaşmaz!” Mutlak bilinmezliğe ve kavranılmazlığa işaret ismidir! Nitekim “ALLÂH” dâhil tüm isimler ““ya bağlı geçer Kurân’da!

“HU ALLAHu EHAD”,

“HU’ver Rahmanur Rahıym”,

“Hu’vel’Evvelu vel’Ahıru vez’Zahiru vel’Batın”,

“HU’vel Aliyyül Azıym”,

“HU’ves Semiy’ul Basıyr” ve Haşr Sûresi’nin son üç âyeti gibi!

Bu arada şunu da bir diğer okunuş şekli itibarıyla fark ederiz ki, isimlerin öncesindeki “HÛ” ismi işaretiyle önce tenzih vurgulaması yapılır, sonra da söz edilen isimlerle teşbihe işaret edilir. Bu da hiçbir zaman gözden kaçırılmaması gereken bir işarettir.

“Külle yevmin Huve fi şe’n” (55/29) ayetinde, dikkat ederseniz “HÛ” ismi var.. “ALLAH” ismi geçmiyor! “” ismi, cüz’ün özündeki Teklik boyutu değil mi? İşte O, Teklik boyutu, her an cüz’lerdeki tasarrufu oluşturmakta. Oluşumun kaynağı O!

“HÛ” nun mânâsı; Çokluk görüntüsünün ardındaki, Öz’deki Teklik boyutudur.

İşte Arapçadaki “” kelimesi, varlığın özündeki bir boyutsal öteliğe işaret eder; niteliksiz ve niceliksiz bir yolla!

Sayısız “nokta”ların Hâlik”i olup; “nokta”lar indinde “nükte” olan ““!?

İlminde “nokta”dan yarattıklarını, hayal hammaddesiyle var kılan “HÛ”!?

Ve bütün bunlardan “GANΔ olana işaret eden, “HÛ”!

Soru: Şehâdet, “HÛ”ya bağlanırsa, o şehâdetin izahı yapılabilir mi? Şayet yapılamaz ise Allah nasıl şehâdet eder?

Cevap: Şehâdet kesrete ait bir kavramdır. Kesret sûretlerinden şehâdet etmektedir. “Atan bendim” deki gibi… “” ya yapılmayan şehâdetle tenzihiyet olmaz.

Soru: “Abduhû ve Rasûluhu”, yani Abdullah ve Rasûlullah dediğimizde,

” isminin kulu ve Rasûlü olmakla Allah isminin kulu ve Rasûlü olmak arasındaki anlam farkı nedir?

Cevap: Birisi Allah’ı Hüviyetinde bulmayı anlatır. Öteki, Allah ahlâkıyla ahlâklanmış olmayı. “HU” kelimesi, Kurân’da, sabit tek bir mertebeye değil, içinde geçtiği konunun mahiyetine göre, değişik mertebelere işaret eder.

Âyet sonundaki bu tanımlama daima “” denerek Allah adıyla işaret edilenin tenzih yönüne; Esmâ adıyla da teşbih yönüne işaret ederek OKU’yanda tevhid bakışını oluşturmak amacını gütmektedir Allahu âlem. “” dan sonraki, pek çok âyette geçtiği üzere Türkçedeki noktalı virgül anlamındadır, bize göre.

Mutlak Zât’a işâret. : ismi, hüviyeti Zât’a işaret eden isimdir ki birçok yerde önce “” denerek hüviyeti Zât’ın âlemlerden ve tüm mânâlarla kayıtlanmaktan berî olduğu vurgulanır, sonra O’nda açığa çıkan bir özelliğe işaret eden isim belirtilir, sözü edilen konuya bağlı olarak.

“Hû” İsmiyle İşaret Edilip, Fark Edilmesi Gereken Gerçek.

Arapça’daki “HÛ” kelimesi, varlığın özündeki bir boyutsal öteliğe işaret eder; niteliksiz ve niceliksiz bir yolla!

“HÛ”nun mânâsı; “çokluk” görüntüsünün ardındaki, Öz’de¬ki Teklik boyutudur. Hatta… “HÛ” ismi, “Nokta”nın var olduğu Ahadiyete işaret eden isimdir!

” ismi, cüzün özündeki Teklik boyutu değil mi?..

İşte O, Teklik boyutu, her an birimlerdeki tasarrufu oluşturmakta… Oluşumun kaynağı O!..

Yani, şu parmağımın ucundaki hayatiyet ve canlılık, koldan gelen damarların getirdiği enerji ve kan ile kaîm!.. Bu parmağın hareketini, bu hareketi, koldan gelen hareket simgesinin netice¬si oluşturuyor. “HÛ” kelimesinin mânâsı bir anlamıyla “O” demektir!.. Bir diğer anlamıyla da “Zât’ın hüviyetine” işaret eder.

Bu gözümüzle gördüğümüz her şey, “zâhir” kelimesi kapsamına girer… “Bâtın” dediğimiz şey de, bu göz ve kulakla, beş duyuyla algılayamadığımız her şey!

Bunların, sana göre tümü, “O”dur!.. Yani, bunların hepsi de -ki bu çokluk kavramı sana göredir- “O” dediğin varlıktır! Yani, “HÛ”!.. Düşünmeye çalışalım…

“Ben” dediğimiz özümüzü fark etmeye çalışalım… Maddenin özüne yönelip “zoom”lama yapalım…

Molekül-atom-nötron-nötrino-kuark-kuanta boyutlarına inip, düşünebildiğimiz her şeyi parçacık-dalga boyutunda hissetmeye zorlayalım kendimizi…

İşte bu yaptığımız, bir boyutsal “zoom”lama veya “Mi’râc”tır! Şunu fark edelim ki;

Bize göre sonsuz olan evren, bir anda, “nokta”dan var olmuş bir açı, “<”! Sonsuzluk düzleminde, bir noktadan meydana gelmiş bir “<” -açı-! “Evren” kelimesiyle ya da “evren içre evrenler” tanımla¬masıyla anlattığımız her şey bu açıda –“<”- yer almakta!.. Bu “<” açı ve dayandığı “nokta” ise, anlarından bir andaki yaratışı “” ismiyle işaret edilenin!..

Sayısız “an”lardaki, sayısız “nokta”lardan, yalnızca bir “an”daki bir “nokta”dan yaratılmış “evren içre evrenler”den birindeyiz!..

“İnsan-ı Kâmil” ya da “Hakikat-i Muhammedî” isim-leriyle işaret edilen ise o “nokta”dan var olan varlık! “NOKTA” ise bir “nükte”!.. Sayısız “nokta”ların Hâlık’ı olup; “nokta”lar, indînde, “nükte” olan “” adıyla işaret edilen!.. İlminde, “nokta”dan yani heyulâdan yarattıklarını, hayal hammaddesiyle var kılan “”!.. Ve bütün bunlardan “ĞANİYY” olana işaret eden, “”!.. İşte “” ismiyle işaret edilip, müslümanların fark etmesi istenen Hakikat!.. …….

HU” ismi Allah’ın, tenzih itibariyle Ahadiyetin Gaybına işaret ederken teşbih itibariyle de arzda(bedende) açığa çıkmış “Halife”ye işarettir. (Ahmed Hulusi)

Xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

“H Ü V E”

B i s m i l l a h i r r a h m a n i r r a h i m

İlâhî kudretin bu dünyada bilinen isimleri olduğu gibi bilmediğimiz nice âlemlerde ve ilâhî âlemde de tatbikata konulmamış, zuhur bulmamış nice isimlerinin olduğu hakikattir. Gerçekte bütün isimlerin Rabbimizin zatına ait olduğu aşikârdır. Kudret-i ilâhîyenin zatiyyetini işaret eden isimlerin bilinmesi mümkün olmadığından Rabbimiz bir lütuf yaparak isimden münezzeh bir nokta olan Hüve zamirini işaret buyurmuşlardır.

Gerek bu dünyada gerekse ilâhî âlemlerde hangi isimlerin fiili icrada olduğunu bilemiyoruz. Zuhur yapmış ve yapmamış namütenahi isimlerin sahibi olan Hüve’yi hiçbir isim tam olarak tarif ve tavsif edemeyeceğinden, zatiyyet-i ilâhîye Hüve’yi işaret buyurmuşlardır.

Hüve zâttır, nübüvvet Allah ismine bağlıdır; velâyet ise Hüve’ye bağlıdır. Hz. Muhammed (s.a.v) Hatemen Nübüvvet olarak Hüve’yi daima hususiye de tutarak Allah ismini zikretmiştir.

Sevgili Efendimiz Kur’an-ı Kerîm’de pek çok yerde Hüve zamirini belirterek Hüve’nin hususiyetleri ile ilgili bilgiler vermiştir. Kur’an’da Hüve kendini zamir olarak hususiye de tutmuştur. Yani Hüve zamirdir, ondaki hakikat ise zâtîyeti ilâhîyedir.

Hüve’nin tam tatbikat ismi Allah ismidir. Hatmül Velâyet ise, velâyet icabı Hüve’yi zikreder. Peygamber Efendimiz Hatmül Velayet sırrı ile lütfetmiş olduğu Hüve sırrının Allah’ın arzuyu ilâhîsi ile zamanı geldiğinde açılacağını işaret etmişlerdir. Hüve’nin dünyada velâyet sırrı ile tatbikatta olduğu bilinmektedir. Hüve noktası yanlışı reddetmez; doğrultur, düzeltir; ondaki rahmeti görür; yanlıştan doğruyu çıkartır.

Vacib ul-Vücûd kelimesinin Hüve anlamında yazıldığını görmekteyiz. Ancak Vacib ul-Vücud bir isimdir. Hüve isim değildir. Hüve, İsimlerden münezzeh olarak Allah’ın zatiyyet-i hüviyetini işaret eder. Hüve’nin göründüğü gönül noktası olarak Hz. Muhammed (s.a.v) in verdiği bir karar Allah ismi tarafından tatbikata koyulmaktadır. Ancak, Allah ismine itiraz edenlere bir mühlet verilmektedir. Hüve’nin göründüğü risalet noktasına itirazı ise Allah ismi kabul etmemektedir. Kur’an’ın anlatımı ile bütün peygamberlere yapılan itirazlar Hüve’ye itiraz şeklinde sayıldığı için makbul tutulmamıştır.

Nitekim kendisine itiraz eden hanımını Lût Peygamber bağışlanmasını istemesine rağmen Allah onu bağışlamadı ve helâk olanlardan oldu. Çünkü o itiraz Hüve’ye karşı yapılmıştı. Yine Nuh Peygamberin oğlu da babasına itiraz etmişti. Babasının oğlu için Allah’tan bağışlanma istemesine rağmen Allah kabul etmedi. Çünkü o itirazın aslında Hüve’ye yapıldığı görülmektedir.

Maide sûresi 78. âyetinde,

“Lü’ınelleziyne keferu min beniy israiyle alâ lisani davude ve ıysebni meryeme zalike bima asav ve kanu ya’tedune.”

“Benî İsrail’den küfre düşenler Davud’un ve Meryem oğlu İsa’nın lisanı üzere lânetlenmişlerdir. İsyan ettikleri ve saldırgan oldukları için böyledir.” buyrulmaktadır.

Haşr sûresi 22-24. âyetlerinde,

“Hüvallahülleziy lâ ilahe illa hu alimü’l ğaybi ve’ş şehadeh hüve’r rahmanü’r rahıym hüvallahülleziy lâ ilahe illa hu el melikü’l kuddüsü’s selamü’l mü’minü’l müheyminü’l aziyzü’l cebbarü’l mütekebbir sübhanallahi ‘amma yüşrikun hüvallahü’l haliku’l bariyü’l müsavvirü lehü’l esmaü’l husna yüsebbihu lehu ma fiy’s semavati ve’l ard ve hüve’l aziyzü’l hakiym”

“Hüve’dir Allah ki Hüve’den başka ilah yoktur alimidir gaybın ve şahid olunanın Hü ve’dir er Rahman er Rahim ‘Hüve’dir. Allah ki Hüve’den başka ilah yoktur. El Melik’tir, El Kuddüs’tür, Es Selam’dır, El Mümin’dir, El Müheymin’dir, El Aziz’dir, El Cebbar’dır, El Mütekebbir’dir. Sübhandır. Allah Şirk koştuklarından. Hüve’dir Allah, el Halik’tir, el Barî’dir, el Müsavvir’dir. Hû’nundur esmaül hüsna. Tesbih eder Hû’yu semavatta ve arzda olanlar. Ve ‘Hüve’dir el Aziz, El Hakim…” buyrulmaktadır.

Hadis: Resûlullah (s.a.v) seferden dönerken, uğradığı her tümsekte üç kere tekbir getirir, arkadan da: “Lâ ilahe illallahu vahdehu la şerike leh, lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü ve hüve ala külli şey’in kadir.

(Allah’tan başka ilah yoktur. Hû tekdir, ortağı yoktur, mülk Hû’nundur, hamd Hû’yadır. Hüve her şeye kadirdir) dönüyoruz, tevbe ediyoruz, kulluk ediyoruz, secde ediyoruz, Rabbimize hamd ediyoruz.

Allah va’dinde sadık oldu, kuluna yardım etti. (Hendek Harbi’nde) müttefik orduları tek başına helâk etti” buyururdu. (İbnu Ömer Kütübü Sitte Hadis No: 1834)

Hicr sûresi 25. âyetinde,

“Ve inne rabbeke hüve yahşürühüm innehu hakiymün aliym”

“Ve muhakkak ki Rabb’in ‘Hüve’ onları haşreder ve muhakkkak Hû Hakîm’dir. Alîm’dir.”

Al-i İmrân sûresi 18. âyetinde,

“Şehidallahü ennehu la ilâhe illâ hüve velmelaiketü ve ülül’ılmi kaimen bilkıstı la ilâhe illâ hüvelaziyzülhakiymü”

“Şehadet eder Allah illâ ‘Hüve’den başka bir ilâh olmadığına ve melekler ve kıst (adalet) ile kaim olan ilim sahipleri de. İllâ ‘el Aziz’, ‘el Hakîm’ ‘Hüve’den başka ilâh yoktur.”

Hz. Peygamber (s.a.v) buyurdular ki: “Duaların en faziletlisi arefe günü yapılan duadır. Ben ve benden önceki peygamberlerin söyledikleri en faziletli söz, ‘lâ ilahe illallahu vahdehu la şerike leh lehü’l’mülkü ve lehü’l-hamdü ve Hüve ala külli şey’in kadir. (Allah’tan başka ilah yoktur, Hû tektir, Hû’nun ortağı yoktur, mülk Hû’nundur, hamd Hû’ya aittir. “Hû” her şeye kadirdir) sözüdür.” (Amr İbnu Şuayb an Ebihi an Ceddihi Kütübü Sitte Hadis No:1863)

Bakara sûresi 255. âyetinde,

“Allahü la ilâhe illâ hüve’l hayyül kayyum”

“Allah… ‘El Hayy’, ‘el Kayyum’ ‘Hüve’den başka ilâh yoktur.” buyrulmaktadır.

Resûlullah’a (s.a.v), “Kur’an-ı Kerim’deki en büyük âyet hangisidir?” diye sorulduğunda şöyle cevap verdi:” “Allahü lâ ilâhe illa hüvel hayyül kayyum/ Allah el-Hayy”el-Kayyum” “Hüve’den başka ilâh yoktur. (Ebu Davud)

Hiçbir isim O’nu tam olarak ifade edemez. Nitekim ilâhî yaratıcıyı çeşitli isimlerle ilâh edinmişlerdir. Hüve kendisinin hiçbir isimle tahdit edilemeyeceğini böylece bildirmektedir. (ELL HACC HÜSEYİN VEDAD)

*******************************************************************

“Hu”

Hu”, Allah’a kavuşmak, maksada ulaşmaktır. Hu; İsm-i A’zâm’dır, Altı Esma’nın tercümanıdır. Evliyanın kalp gözünü açan Hu’ dur.

Hu” demek; “ben Sen’ den geldim, Sen gönderdin, yine Sana döneceğim”, “Allah’a kavuşmak” demektir. Hu, sana kavuşacağım. Hu, hedefe kavuşmaktır…..

Hu esması bir ateştir; bir aşktır; bir deryadır.”

Bu açıklamamızdan sonra “Hu” esmasının bir özelliğini daha değinelim. “Hu” esmasını okurken çok dikkatli olmak lâzımdır. Eğer usulünce okunursa insanın içini yakıverir. Çünkü o, bir ateştir. O halde nasıl okumalıyız? Ağız açık olmalı, dilin ucu üst dişlerin dibine yapışıp göbekten “Hu” diye okunmalıdır….

Allah sevgisinin bir zerresi, her kimin gönlüne düştüyse o bütün vücûdu istilâ ve işgal eder. Zira aşk kelimesi, bize Selçuklular zamanında Farsçadan gelmiştir. Fars kökenli olan bu kelime, Farsça ‘da “Işk” olup “Sarmaşık bitkisi” demektir. “Sarmaşık bitkisini diktiğin zaman o binayı nasıl çok kısa zamanda kuşatıp kapsarsa aşkın bir zerresi de insan denilen âbide-i ilâhîyenin gönlüne düşünce bütün vücûdu yakar tutuşturur.

Usûlüne riâyet ederek kalbin üstüne okunan “Hu” ismi, dervişe çok büyük aşk ve muhabbet temîn eder; yanıklık verir. Böylece derviş kesretten vahdete iner ve gönlü yanar. Çünkü “Hu” mazhar-ı külldür. O heptir. Allah nedir? Allahu Allah, Allah külldür. “Allahu halûku külli şeyin” dir. Hu esmasına devam etmekle bunun zevki nereye varır? Bunu da yine Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin dörtlüğüyle ifâde edelim:

Üçüncü Hüvallah dersin okur

Garip bülbül gibi durmayıp şakır

Kendi vücûdunda bula gör Hakk’ı

Erişir canına feyz-i Hûda’nın

Aşkın bir zerresi, bir anda hücreleri tutuşturuverir. Onun için Selçuklular, ışk olarak aldıkları kelimenin telaffuzunu daha da güçlendirmişler ve aşk demişler. Aşkın Arapçası muhabbettir. Kur’ân-ı Kerîm’de:

“Allah onları sevdi; onlar da Allah’ı sevdi.“(Maide Suresi Ayet 54)

“İmân edenlerin Allah’a sevgileri, muhabbetleri çok şiddetlidir.” (Bakara Suresi Ayet 165) buyrulur.

Bu gerçeği, Niyâzî Mısrî Hazretleri şu güzel sözleriyle ifade etmiştir:

Gir sema’a zikr ile gel yane yane Hu deyu

Er sefâ-yı aşk-ı Hakk’a yane yane Hu deyu

Hep erenler Hu ile kaldırdılar can perdesin

Açtılar gözlerin andan yane yane Hu deyu

Gördüler Hu kaplamış hep on sekiz bin âlemi

Feyz alırlar cümle Hu’dan yane yane Hu deyu

Zât-ı Hakk’ı buldular buluştular bu Hu ile

Dost göründü her taraftan yane yane Hu deyu

Ey Niyâzî gönlüne âşıkların hikmet dolar

Kuntu kenzin haznesinden yane yane Hu deyu

(Niyazi Mısri) (AHMED-İ DEVRAN KARSEVİ)

**********************************************************

HU (HÜVE) SIRRI ve HÜVİYET TEVHİDİ

Hakk Teala “Ben gizli bir hazineydim. Bilinmekliliğimi sevdim. Halkı zuhura getirdim (yarattım)” buyurarak Zatını “Ben” lafzıyla açıklamıştır. Hakk kendini ilahi hüviyetiyle (hüve) açtıktan sonra “Allah” lafzıyla uluhiyetini ilan etmiştir.

Hu zatın “Benliği” aynı zamanda hüviyetidir. Allah’ta kendi Zati hüviyetini Kur’an’da hüve lafzıyla açıklamıştır. Hüve kelimesi hüviyetini temsil ettiğinden hem Zatını hem Zatının gerekleri olan isim ve sıfatlarını bünyesinde bulunduran isimdir. Kökeni Zat olduğundan ismi-i azam olarak kabul edilmektedir. Hüve kelimesi hem ilahi Zatı, hem ilahi isimleri hem de ilahi sıfatları bünyesinde bulundurduğundan ism-i azam olarak kabul edilmektedir.

Kur’an’dan birkaç ayetle örnek verilecek olursa “ve hüves semiul alim” (Bakara/137)

“O (ilahi hüviyeti ile) semi (işitici) alim (bilici) dir” (Enbiya/4) buyurulmaktadır.

Zati hüviyetini semi ve alim isim-sıfatları ile açığa çıkmış demektir. Kendi Zatı bu vasıflarla vasıflandığı gibi, halkı zuhura getirdikten sonraki mertebelerde “izafi hüviyetler” dede bu vasıfları içermektedir.

Hüve kelimesindeki he harfi hüviyeti ve vav harfi ise hüviyeti temsil eden nefsi temsil etmektedir. Hüve lafzını Allah’ın zatını temsil ettiğinde He harfi Zati hüviyetini vav harfi Zati Nefsini temsil etmektedir. Halk edilen her şey (mevcudlar) bu Zati hüviyet ve Zati Nefs’ten aldıkları hisse, pay ve nefsi vasıflar ile Zati hüviyet ve Zati Nefsten hisse almış demektir. Yani her mevcudun ilahi hüviyet ve ilahi neftsen kendi mertebesinden bir payı, hissesi var demektir. Bu mertebe ve düzey her mevcudun Allah indindeki yeri, ayan-ı sabitesinin hükmü kadardır.

Yukarıdaki ayet örnek verilecek olursa Zati hüviyet ve Zati Nefsten aldığı pay kadar semi (işitici) ve alim (bilici) dir. Hakk zahirde de her mevcuda atom-molekül-genetik şifre kanalıyla bu özelliği sabitlemiştir. Hissesini tayin etmiştir. İnsana ise hissesini arttırabilecek hüviyet ve nefsi tayin etmiştir.

Ademi kendi suretinde halketti” ve “Ademi Rahman suretinde halketti” buyurarak Zati hüviyet ve Zati Nefsi vasıfları ile donanacak vasıflara ulaşabileceğini belirtmiştir.

Hüviyet gaybını bilip, ancak O mertebede Allah resulü “Künhü Zatını idrak edemedik” deyip Allah-kul çizgisini, sınırlarını bilmek için insan yaratılmıştır.

Kur’an da aynı vasıflı ayetlerle hüviyetini farklı isim ve sıfatlarla zikrederek, bu vasıflardan insanın hissesini-payını arttırması ve “Rahman suretine” ulaşması murad edilmektedir.

ve hüve errahmanirrahimin” (Hud/92) “O ilahi hüviyetiyle rahman ve rahimdir” buyurarak insanın nefsinde taşıyabileceği ölçüde bu vasıflarla donanması istenmektedir.

Benliğini, hüviyetiyle eş değer olduğunu ifade etmek içinde “ene tevvabürrahim” (Bakara/160) “Ben tevvab ve rahimim” buyurmaktadır.
Tüm ilahi isim ve sıfatlarını İlahi benliğinde topladığını ve bunu ilahi hüviyetiyle açığa çıkardığını ifade etmektedir. Dikkat çekici ifadelerde
“İnnehu hüves semiul alim” (Enfal/61) “Muhakkak ki hu (Ben-hüviyetim) ilahi hüviyetiyle semiul alim(işitici biliciyim)” buyurmuştur. Ayette birinci hu ile Zatına işaret etmiş, hüve ile Zati ilahi hüviyet ve nefsi vasıflarını belirtmiştir.

Benzer bir ayette “innehu” demeden “hüvessemiul alim” (Bakara/37) buyurarak bu vasıfları belirtmiştir. Kur’an da bu vasıflarını benzer ayetlerle “innehu hüve” ve “hüve” vasfıyla BENLİĞİ-HÜVİYETİNİ izah etmiştir. “İnnehu hamidun mecid” (Hud/73) ayetiyle “Muhakkak ki O (Zati ilahi hüviyetiyle) hamid ve meciddir” buyurarak üç formda da kendi TEK ve BİR HÜVİYETİNİ farklı vasıflarla izah etmiştir.

TEK VÜCUD HÜVİYETİ ile isim ve sıfatlarının çokluğu ile alemlerde zuhur ettiğini (kendi hüviyetini açığa çıkardığını) ifade etmektedir. Bunu açığa çıkarışını ulûhiyeti Zatına bağlamaktadır. Allah ismi camisi halkı zuhura getirdikten (yaratıldıktan) sonra kendine verdiği isimdir ilahi Zatın. Allah ismindeki sondaki Hu ilahi hüviyetini temsil ettiğinden bu mertebede de Zati hüviyeti halk ettikleri (yarattıkları) ile “hüviyet beraberliği” içindedir. Daha önce belirtildiği üzere her mevcud kendi mertebesinden bu ilahi beraberliği temsil etmektedir. Birkaç ayet örnek verilirse;

“vallahi gafururrahim” (Bakara/218) “Allah gafururrahimdir”;

“innallehe azizun hakim” (Bkara/220) “Muhakkak ki Allah aziz ve halimdir”

“Vallahu semiun aliym” (Bakara/224) “Allah semi ve alimdir”

“İnnallahe ala külli şeyin kadir” (Bakara/259) “Muhakkak ki Allah her şeye kadirdir

İlahi hüviyet Allah ismine büründüğünde uluhiyeti (ilahlığı) ile açığa çıkmış demektir.

Allah ismi ile yani ulûhiyetinin bilinmesi için insanlığı yaratmıştır. Allah bilinirse, hem ulûhiyetini hem kendisi hem Rububiyeti anlaşılacaktır. “Nefsini bilen Rabbını bilir” (Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu) hadisinin bir açıdan açılımı da budur. Zati ilahi hüviyeti ve Zati Nefsini bilmenin kapısı aralanmıştır. Allah ismi camisinin kapısından Zatına, hüviyetine ulaşmanın yolu belirtilmiştir.

Bunu ifade eden ayetlerde ise; “lâ ilahe illa hüve yuhyi ve yümit” (Araf/158) “O’nun ilahi hüviyetinden başka ilah yoktur, ilahi hüviyetiyle O yuhyi (hayat verici) ve yumit (hayatı sonlandıran) dır”.

hüve yuhyi ve yumit” (Yunus/56) buyurarak bu vasıfların Zati hüviyetine-Zati Nefsine ait özellikler olduğunu vurgulamış ve bu vasıfları ile ilah olduğunu açıklamıştır.

Allahu lâ ilahe illa hüvel hayyul kayyum” (Bakara/255/Ali-İmran/2) ayetiyle Allah ismi ile zuhurdaki hüviyetiyle ilahlığını ilan ettiğini ve ilahi hüviyeti ile hayy ve kayyum olduğunu ilan etmektedir.

Hayy ve Kayyum oluşu ilahi hüviyeti ve Zati Nefsinin temel vasıflarıdır. Ulûhiyetini ilan eden en önemli sıfatlarıdır. Diğer tüm mevcudat bu vasıfları O’ndan aldığından bu özellikleri taşımaktadır. O’nun ulûhiyetinin altındaki mevcutlardır. O’nunla mevcutlardır. Bu vasıflarını Allah ismi ile açığa çıkarmaktadır. Allah ismi camisi ise tüm ilahi isim ve sıfatlarını ve tüm açığa çıkış mertebelerini bünyesinde taşıyan ismidir Zat’ın.

Allah isimlerdeki ilk elif Ahadiyeti Zatını, ilk lâm Ulûhiyetini Zatını, ikinci lâm Risalet ve velayet mertebelerini, gizli elif ilahi muhabbeti he ise ilahi hüviyetini temsil eder. Hüviyetin ve Zati Nefsin açığa çıkması gerekli olan her şeyi bünyesinde bulundurduğundan kelime-i tevhid bunları açıklayan temel unsur olmuştur. “lâ ilahe illallah” ve “lâ ilahe illa hu” temel tevhid kelimeleri olmuştur. “Allah” ve “Hu” ise mertebeleri açısından bilinmesi önemli olan hususlardır ilahi Zatın. Bir örnekle belirtecek olursa Allah ve hu ile vasıflarını ve isimlerini açığa çıkarır.

“lâ ilahe illa hüvel azizül hakim” (Ali-İmran/18) “ilahi hüviyetiyle aziz ve hakim olandan başka ilah yoktur”

“hüve ala külli şeyin kadir” (Hadid/2) “ilahi hüviyetiyle her şeye kadirdir

“İnnehu hüvel gafururrahim” (Hud/98)

“İnnehu hamidun mecid” (Hud/73)

Ayetlerini örnek verecek ilahi hüviyetiyle Hakk’ın TEK ve BİR, izafi hüviyetlerle mertebeler ve düzeyler açısından çok olduğunu ifade edebiliriz. Her nefis kendi mertebesinden temsil ettiği ve taşıyabileceği ilahi isim ve sıfatlardan hissesi kadar ilahi hüviyetten izler taşır. Bu nedenle Kur’an-ı natık olmak ve Kur’an ahlakı ile ahlaklanmak için nefsimizdeki isim ve sıfat tecellilerini hakkıyla yaşayarak izafi hüviyetimizi, ilahi hüviyet içinde eriterek Allah’ın boyası ile boyanmalıyız (sibgatullah). Kendi hüviyetimizi temsil eden nefsimizden açığa çıkan vasıfları ne denli Hakkani vasıflara bürünürse “hu sırrı”ndan o denli hissemiz olur. Allah indindeki yerimiz ve değerimiz artar. O kadar O’na benzer ve o kadar seviliriz. Bunun yolu ise Kur’an ile hemhal olmaktır. Peygamberin hüviyetine bürünerek O’nu yaşamaktır. Peygamber ahlakı ile ahlaklanmaktır. Bütün bu anlatılanları belirten ayetlerde şöyle buyurulmaktadır:

“Hüvallahu vahidul kahhar” (Zümer/4)“İlahi hüviyetiyle Allah vahid ve kahhardır”

“Hüvellahüllezi lâ ilahe illa hu” (Haşr/23)“İlahi hüviyetiyle Allah’tır ki, İlahi hüviyetinden başka ilah yoktur”

İşte TEK VÜCUD HÜVİYETİNDE’de isim ve sıfatları ile seyran eden TEK ve BİR İLAH ALLAH’dır. O’na ulaşmanın ve Mutlak Tevhide ulaşmanın yolu ise bunları açıklayan Kur’an ve Sünnet-i Muhammedi’dir. Açılan hüviyetiyle şuhud edilir. Gizli hüviyetiyle hazine hükmündedir.
Alimülgaybı veşşehade hüverrahmanürrahim” (Haşr/23)

“Gaybıyla şehadetiyle bilendir, ilahi hüviyetiyle Rahman ve Rahimdir

Hüvellahu halikul bariul musavviru lehul esmaul Hüsna” (Haşr/24)

ilahi hüviyetiyle Allah halıktır, baridir, musavvirdir en güzel isimler O’nundur (hüviyetine aittir)”

İşte bütün mertebelerde ilahi hüviyet en güzel şekilde ifade edilmiştir. MUTLAK TEVHİDİ içeren ayetlerdir.

İlahi Zati Hüviyetin, gayb-şehadet, evvel-ahir-zahir-batın hiçbir ilahi isim ve sıfatı dışarıda bırakmadan TEK ve BİR HÜVİYET le ve İlahi BEN likte topladığını belirten ayette şöyle buyurulmaktadır:

“hüvel evvel, vel ahiri vez zahiri vel batın ve hüve ala külli şeyin alim” (Hadid/3)“O ilahi hüviyetiyle evveldir, ahirdir, zahirdir, batındır ve ilahi hüviyetiyle her şeyi bilicidir”

Bilinen ve şuhud edilen TEK HÜVİYET ve BENLİK’tir. İlahi hüviyet isimleri ve sıfatlarıyla izafi hüviyetlerde nefislerin mertebelerine ve düzeylerine göre çoğalmıştır. Bu ise VAHDET-İ VÜCUD ve VAHDET-İ ŞUHUD’un açıklanabileceği kadar ki açılımıdır. Özeti ise VÜCUD TEK ve BİR, MERTEBELERİ ve DÜZEYLERİ ÇOKTUR. Gizli hazine açılmış ve mertebelerinde açığa çıktığı düzeylerde izafi hüviyetlerle O’nu temsil etmektedirler. Açılmayan ve açılacak olan “hüviyet gaybı” ismiyle BENLİĞİN de kapalı kalmıştır. Dilerse açar, dilerse açmaz. Zaman ve mekan itibariyle tayin eden O’dur. Bunu belirten ayette ise şöyle buyurulmaktadır:

“ve hüve meaküm eynema küntüm” (Hadid/4) “Nerede olursanız O ilahi hüviyetiyle sizinle beraberdir”

Hak bütün taayyün ve tecelli mertebelerinde “hüviyet beraberliği” ve “maiyet beraberliği” içinde her şeyle birliktedir.

“Külli yevme hüve fi şan” (Rahman/29) “O ilahi hüviyetiyle her an bir şandadır, tecellidedir”

buyurarak her an, her durumda isim ve sıfatları ile tecelliler çoğaldığından TEK HÜVİYET çoğalmış olmaktadır. Daha önce belirttiğimiz gibi:
Allah, TEK VÜCUD HÜVİYETİ ile Zatıyla kaim ve batın, Vücuduyla mevcud, sıfatıyla muhit ve tecelli, esmasıyla malum ve tecelli, kudretiyle fail, fiiliyle zahir, eserleriyle meşhud, batını ile sırdır.

MUTLAK TEVHİD (Vahdet-i Vücud – Vahdeti Şuhud) in özü, özeti sırrı bu cümlede saklıdır. Bu cümleyi idrak edip, hale çevirmek ise benliğini ilahi hüviyetle süslemektir ki, arzu edilen tevhid de budur. Bu da “Hu SIRRI” olarak ifade edilebilir. Daha iyi kavraması için “noktanın sırrı” ve “B sırrı” ile beraber okunması önerilir. Bütün bu bilgiler ışığında Hz. Resul (sav) e hitaben Allah şöyle buyuruyor:

“Fa’lem ennehu lâ ilahe illallah” (Muhammed/19) “Muhakkak bilki Allah’tan başka ilah yoktur”.

İşte bizlerden istenen Allah’ın bahsedilen TEK VÜCUD HÜVİYET’i ile ulûhiyet mertebesinden tecellide bulunduğu idrakine ulaşmamız ve MUTLAK TEVHİD ile yaşantımızı sürdürmemizdir. Bunun yolu da “Muhammeden Resulullah” hakikatiyle Kur’an ve Sünnet yolunda olmamızdır. Zatından, Zatına, Zatıyla ve isim ve sıfatlarıyla TEK VÜCUD HÜVİYETİN’de göründüğünü müşahede edip idrak etmemizdir. “Abduhu ve resuluhu” sırrıyla yaşamamızdır. Bunun yolu da “Hu sırrına” vakıf olmaktır. Hz. Ali (kv) bu sırra binaen “Ya Hu, ya men Hu, lâ ilahe illa hu” diye dua ederken, niçin böyle dua ettiğini soran kişiye Hu’nun ismi azam olduğunu açıklamıştır. Beyt:

Evvel ahir ne var ki Hu imiş,

Zahir batın ne var ki Hu imiş, Diyerek her mevcudu TEK VÜCUD HÜVİYETİ ile TEVHİD eder. Bütün peygamberler ve arifibillahlar “Hu SIRRI” na ulaşan zatlardır.

Zikrimiz esrâr-ı Hak’dır cânımız hayrân-ı Hû
Fikrimiz bâzâr-ı Hak’dır bağrımız biryân-ı Hû
Kalbimi ihyâ eden ol pâdişâhı Lemyezâl
Gönlümüz mi’mâr-ı Hak’dır katremiz ummân-ı Hû
Ders-i Hak’dan görmeyen bilmez bizim güftârımız
Dersimiz envâr-ı Hak’dır sırrımız seyrân-ı Hû
Tevhîd-i Zât-ı İlâhînin kemâlin söyleriz
Sözümüz ahbâr-ı Hak’dır özümüz mihmân-ı Hû
Dünyâ vü ukbâ hevâsın terk eden gelsin beri
Azmimiz dîdâr-ı Hak’dır derdimiz dermân-ı Hû
Dört kitâbın ma’nâsın keşf eyledik Hakk’el-yakîn
Sun’umuz ol kâr-ı Hak’dır keşfimiz ol hân-ı Hû
Enbiyânın evliyânın menzilinden al haber
Cânımız ber-dâr-ı Hak’dır olmuşuz mestân-ı Hû
Fakr içinde fakra erdik gayrı gitdi aradan
Seyrimiz dîdâr-ı Hak’dır vaslımız vicdân-ı Hû
İhtiyâr elden gidicek n’eylesin Ümmî Sinan
Varımız ol var-ı Hak’dır nutkumuz irfân-ı Hû
(Hz. Ümmi Sinan)
Mehmet İzzet Aslın

************************************************************************************************

(DÜCANE CÜNDİOĞLU) dan.

“HU” ESMASI HAKKINDA

Sûfi dervişler niçin Hû diye diye zikredip dururlar? Zikir meclislerinin vird-i zebanı niçin hep Hûdur?

Bil ki bu, uzun bir zaman boyunca ve herhangi bir surette dile gel(e)memiş bir sorunun ifadesidir. Öyle ki sorunun makam-ı hakikîsi, çoğunluk tarafından fark da, zikr de edilmemiştir.
Fark edilseydi, acaba önümüzde sadece lafzen değil, mânen de zikredilip hatırlandığını gösterir alâmetler bulunmaz mıydı?

Demek ki sorulmamış bir soru var elimizde; kıymetini bilmemiz, şefkatle üzerine katlanmamız gereken bir soru. Özenle sorulmalı bu yüzden. O denli özen gösterilmeli ki hayreti mucib olmalı, şaşkınlığa yol açmalı, aramızdan şaşakalanlar çıkarsa şayet, onları hâllerine terk etmeli de şaşkınlığın tevlid ettiği şevk-i tefahhus (curiosité) zail olmadan hemen yaklaşmalı soruyu dile getiren yârin diline. VE dahi cevabını bulmak için değil, aramak için, evet sırf aramak için, ilk kez olsun, bir kez olsun dile gelmiş, diliyle gelmiş şu sevgiliye merhaba demekten kaçınmamalı.

Hû’nun anlamının, nicedir mahcub (perdeler arkasında) bulunmasından ötürü fark edilmediği ve bu gerekçeyle üzerindeki perdenin kaldırılmaya çalışıldığı mı söylenmek isteniyor?

Hayır! Bilâkis Hû, o kadar açıkta, o kadar açıklıkta ki, üzerinde o denli parlak ışık huzmeleri var ki öylesine bildik lâfızlardan sayılıyor ki görüldüğü, bilindiği ve dahi tanındığı için kimse tarafından fark edilmeksizin hâline bırakılıyor.

Hû’nun gizlenmek için açığa çıktığı unutulduğundan, Hûnun açıklanmaya, açık kılınmaya ihtiyacı olduğu asla ama asla düşünülmüyor. Her daim telâffuz ediliyor ve lâkin telâffuz edilen her defasında kavranılmadan kalıyor. Herhangi bir sorunun konusu kılınamamış olması da bu yüzden.

Sorarsak her hâlde şöyle bir cevap alacağız: Hû, Arapça’da üçüncü tekil şahıs zamiri ‘o’ karşılığında kullanılan hüvenin kısaltılmışıdır ve ‘Allah’ demektir. Dervişler de hû çekmek suretiyle Allah Teâlâ’yı zikretmiş, böylelikle O’nu anmış olurlar. Binaenaleyh arada pek bir fark yoktur.

Bu cevapla yetinilmeyip ismi var iken niçin bir zamir aracılığıyla Allah Teâlâ’nın anıldığı sorulur da biraz daha tafsilât istenirse, muhtemelen şöyle bir açıklamayla karşılaşılacaktır:

Arapça da biz gibi çoğul zamirler nasıl tâzim ve tekrim (ululamak) için kullanılırsa, gaib’e (uzağa) işaret eden zamirler de aynı maksatla kullanılır. İsm-i zat olan Allah adı yerine, bu ismin yerini tutan O (hüve) zamiri tazim ve tekrim maksadıyla kullanılır, vs.

Hû (hüve), esma-i hüsnâ listeleri arasında yer almıyor; zira hüve —zahire nazaran— bir isim değil, aksine zamir, üstelik zamir-i gaib! Acaba “Hayy’dan gelen Hû’ya gider” deyişinde geçen Hû, tıpkı “Allah’tan geldik, dönüşümüz yine O’nadır” kavl-i keriminde olduğu gibi zamir olarak mı kullanılıyor?

Cevap vermekte acele etmeyelim de biraz daha düşünelim. Meselâ “Edeb yâ Hû!” ifadesinde geçen ve zahirde “üçüncü tekil şahıs zamiri” olarak kullanıldığı sanılan Hû’ya nasıl olup da nida edatı olan yâ (=ey) ile hitap edilebiliyor? “Ey sen!” denildiği gibi, burada da “Ey O!” deniliyor olabilir mi? Türkçe de kaba bir ifade biçimine bürünmüş olan “Yok yahu!” tabirindeki Hû da sanırım bu kullanımların yanına yerleştirilebilecek bir haysiyette değil.

Soruyu belirgin kılmak için konunun etrafında dolanmayı sürdürelim ve soralım:

Dervişler “Hû, Hû” diye zikrederlerken, hakikaten gayba veya gaibe işaret ediyor olabilirler mi? Eğer böyle ise, cevap verilmeli değil mi, aynı zamanda bu dervişler niçin Hû’yu karşılarına almaktan kaçınmayıp kendilerini bile bile “yâ Hû” diye seslenen münadiler hâline getiriyorlar?

* * *

Son bir değini: İhlâs Suresi Kul hüve Allahu ehad… diye başlıyor ve meâl sahiplerinin çoğunluğu bu ifadeyi, “De ki: O Allah birdir” şeklinde Türkçeleştiriyorlar. “O Allah” terkibinde geçen ‘o’ zamirinin istikameti, ne gariptir, tıpkı ‘Bu kitap’ veya ‘Şu kalem’ terkiplerindeki işaret zamirlerinin kullanımında olduğu gibi kendisinden sonra gelen sözcüğe (Allah lafzına) doğru. Oysa mezkûr surede geçen hüve (o), işaret zamiri değil, şahıs zamiri. Şahıs zamirleri ise, işaret zamirlerinin aksine kendilerinden önce geçen isimlerin yerini tutarlar.

Bu durumda, nasıl oluyor da zahiren şahıs zamiri durumunda olan hüveye (=o), hiç düşünmeden “Bu Allah”, “Şu Allah” gibi işaret zamiri mânâsı verilebiliyor da “O Allah” deniliyor.

Cevabı bilmiyoruz, zira soruyu bilmiyoruz. Soruyu öğrenmeye başladık, belki bir gün cevabı da öğrenebiliriz! Ne diyelim, nasib yâ Hû! Yani, sadece edebimizi değil, nasibimizi de artır yâ Hû!

Akl-ı kasırhanemizce nasib edeb’e tekaddüm eder göründüğünden, o halde bize önce nasib, sonra edeb ihsan eyle yâ Hû! Kime yalvaralım, hâlimizi kime arz edelim; burada senden başkası yok ki yâ Hû!

* * *

Tekrarlamak zorundayız: Uzun bir zaman boyunca ve hiçbir surette sorulmamış bir soru var elimizde. Hû’nun anlamını bilmediğimiz kesin. Anlamını idrak etmediğimiz, edemediğimiz bir şeyin ehemmiyetini nasıl idrak edebiliriz? Elbette edemeyiz.

Demek ki biz Hû’nun sadece anlamından değil, ehemmiyetinden de haberdar değiliz.

Soru cevaptan önce gelir. Sorulmamış bir sorunun cevabı olabilir mi? Olamaz. Demek ki önce cevapsız bir soruyu dile getirmek, yani önce sorunun konusunu fark etmek zorundayız.

Hû sorusu, uzun bir zaman boyunca ve hiçbir surette sorulmamış bir sorudur. Bu hususa işaret edildi. Hû fark edilseydi, muhakkak ki zaman içinde herhangi bir sorunun konusu haline gelmiş de olurdu. Olmadı. Sorunun konusunun ortada olmadığı söylenemez; zira Hû hep ortadaydı, O her yerdeydi ki hâlâ da öyledir.

Hüvenin hüviyeti fark edilmediği içindir ki bir türlü soru konusu olamadı. Hû hiç dile gelmedi, denemez, dile geldi; fark edilmeden dile geldi ve zaten bu nedenle bir sorunun konusu olamadı. O hâlde denebilecek olan şudur: Hû fark edilmeksizin ve tabiatıyla soru suretine bürünmeksizin dile geldi.

* * *

Şimdi Hû’dan bahs edeceğiz, yani onu bahsimize mevzû kılacağız. Bahs, lügatte, bir şeyi aramak maksadıyla toprağı eşelemek, kazmak demek olduğundan, biz de Hûnun toprağını eşeleyecek, özünün, etrafındaki curufâttan ayrılmasını sağlayacağız. Bahsimizi birlikte gerçekleştirdiğimizden Hû’yu sadece bahsin değil, isteşlik bildiren mübahasenin de mevzûu (konusu) haline getireceğiz. Aradığımızı bulursak, bulduğumuza birlikte atf-ı nazar eyleyeceğiz; yani sadece mübahase ile yetinmeyip “karşılıklı bakmak” anlamına gelen münazaraya da koyulmuş olacağız. Görevimiz bahs u münazara. Çünkü Hû’nun özü, uzun zaman boyunca bahs u münazara mevzûu yapılmadı.

[Batılıların diyalektik adını verdikleri ilmin bizim geleneğimizdeki karşılığı, yaygın olarak kullanılan İlm-i Cedel değil, Âdab’ul-Bahs ve’l-Münazaradır; yani soruşturulacak konuyu, toprağı kazar gibi lafız, kavram ve yargı yığınları arasından seçmek, ayıklamak ve sağlam sorularla yola koyulmak (=mübahase); ardından da soru konusu haline gelmiş özün ne olduğuna, hakikatine bakmak (=münazara).]

* * *

Hûnun özünü merak ediyor muyuz? Hayır! Etseydik sorardık. Oysa bu soru henüz soruluyor. Merak edebilmemiz için, bilmediğimiz bir şeyle karşılaşmalıyız; daha açıkçası karşılaştığımız şeyi bilmediğimizi bilmeliyiz.

Bilmediğimizi nasıl bilebiliriz? Bilmediğimizi bildiğimizden nasıl emin olabiliriz? Şaşmakla elbette. Şaşan ve şaşıran kişi, bilmediğini bilen kişidir. Bilirse kişi şaşmaz; zira bilen kişi şaşmaz. O hâlde elimizde şaşmaktan (hayretten) başka hiçbir ölçüt yok. Şaşarsak, şaşırabilirsek, bu takdirde merak da edebiliriz. Merak edersek sorarız, yani bizi şaşırtan o şey neyse, ona daha da yaklaşmak isteriz. Bilinç düzeyinde bilinecek nesneye yaklaşmanın biricik yolu soru sormaktır çünkü.

Hûnun özüne yaklaşmak için soru sormayı sürdürmeliyiz. Böylelikle onun ne olduğunu değil sadece, ne olmadığını da bilmeye çalışmalıyız.

* * *

İhlas Suresi’nin girişindeki hû, işaret zamiri değil, burası açık. O halde —daha önce işaret edildiği üzere— şahıs zamiri olması gerek. Oysa burada hû’nun öncesi yok. Çünkü sure şöyle başlıyor:

De ki: O. Sormak gerekmez mi: Hangi O?

Zamir, adı üstünde, isimle mukayyet olan, ismin yerini tutan demek. Hâlbuki metinde zamirden önce geçen bir isim yok! Buradaki hû, hangi ismin yerini tutuyor, bu meçhul! Surenin girişindeki cümle, bir isim cümlesi. Hûnun bu cümlenin öznesi olduğu ne malum, belki de yüklemi!

Metnin bir soru üzerine nazil olduğu ittifak edilmiş bir mesele. İlk muhatabların “O nedir?” (Mâ hüve?) diye sordukları ve bunun üzerine bu surenin inişiyle mezkur cevabın verildiği bilinmekte. Bu durumda, o nedir, sualinin cevabı şöyle olmaz mı: O o’dur, O Allah’tır, O birdir.

Hû’dan bahs etmeyi sürdürelim: Sorudaki Hû ile cevaptaki Hû acaba aynı Hû mu? Acaba cevapta geçen Hû, ‘o’ anlamına gelen bir zamir olmayabilir mi, tıpkı “Edeb yâ Hû!”, “Nasib yâ Hû!” deyişlerinde geçen Hû’nun ‘o’ anlamına gelen bir zamir olmadığı gibi?

Hûnun özünü, hâlâ kendisine atf-ı nazar edecek kadar açıklığa getirebilmiş değiliz. Toprağı eşelemeye devam etmeli, Hûnun yüzünü bize göstermesi, gösterebilmesi için çapalamayı sürdürmeliyiz. Yunanca on to (var/varlık) sözcüğünü karşılamak maksadıyla Arapça da önce hüve ve hüviyet, sonra vücut ve mevcut sözcüklerinin kullanıldığını hatırlayalım. Meselâ “varlık olarak varlık” veya “var olması bakımından var olan” karşılığında İslâm Felsefe ve Kelâmında kullanılan terim şudur: min-haysu-hüve-hüve.

* * *

Bahse şimdilik son vereceğiz ve bulduğumuza kısaca şöyle bir nazar atfetmekle yetineceğiz: “Edeb yâ Hû” deyişinde geçen Hû, “Vücud/Varlık” anlamına gelir ve kabaca Bizi terbiye eyle ey VARLIK demektir. Sûfiler “Hû! Hû!” diye zikrederlerken gayba ve gaibe değil, bilâkis her yerde varlığını duydukları, duyumsadıkları Varlık’a işaret ettiklerini ve Varlık, Varlık, Varlık diyerek VARLIK’a ve VARLIK’ın birliğine şehadette bulunduklarını yakînen ve iyanen bilmekte idiler. Bilmeyen onlar değil, biziz. Hâl böyleyken, kime yalvaralım, hâlimizi kime arz edelim, burada senden başkası yok ki ey VARLIK! (DÜCANE CÜNDİOĞLU) http://ducanecundioglusimurggrubu.blogspot.com.tr/2012/11/hu.html

********************************************************

HÜVE İSMİ ŞERİFİ.

Bil ki bu isim ehli tasavvuf katında tahakkukun nihayetinden haber vermektedir. Zahir ehline göre ise sözün tamamlanması için habere ihtiyaç duyan mübtedadır. Tarikat ehline göre ise hiçbir şeye ihtiyaç duymamaktır. Zira “Hüve” ismi şerifi tam bir cümle anlamı ifade etmektedir ve kendisine bağlanılacak veya kelime/kelimeler grubu takdiri gibi başka bir şey söz konusu olmaksızın tam anlam ifade eden bir kelamdır/cümledir. Zira bu Kurbiyetin hakikatlerinde onların/ariflerin helak olması ve Hakk zikrinin onların sırlarını istila etmesidir Böylece onların kalplerine başka bir şey girmemektedir her beyandan uzak durup bununla yetinirler.

İ.Ebubekir İbn Furek şöyle der; “Hüve” kelimesi iki harftir “ha” ve “vav” harfleri. “Ha” harfi boğazın en son noktasından çıkar ve mahreçlerin en sonuncusudur. “Vav” ise dudaktan çıkar ve mahreçlerin ilkidir. Buna göre “Hüve” sözcüğü her sonradan olanın O’ndan başladığına ve her şeyin sonunun O olduğuna ve O’na işaret etmektedir. Allah (Kur’an da) “O ilktir sondur.” (Hadid/3) buyurmaktadır.

İşaret ehlinden birisi şöyle dedi Allah Teâlâ “Hüve/O” sözüyle sırları açan, “O” isminin dışındaki diğer isimlerle ise kalpleri açandır.

Denilmiştir ki Âşıkların keşfi “Hüve/O” sözüyle, Müheymin kulun keşfi “Allah” lafzaî celaliyle, Âlimlerin keşfi “Ehad” sözüyle, Akıllıların keşfi “Samed” sözüyle, Avam’ın keşfi ise “Lem yelid ve lem yûled Ve lem yekün leHÛ küfüven ehad.” Buyruğuyladır. (Abdülkerim Kuşeyri/ Şerh-i Esmâillahil Hüsnâ)

**********************************************************

“HU” VE AÇIKLAMASI

“Hû” Sûfilere göre, Allah’ın zatına işaret eden ismidir. Arapça ‘da üçüncü tekil şahıs zamiri olan Hû (hüve) ilk tasavvuf kaynaklarında, cem’ halini yaşayan sâlikin tevhid anlayışını ifade etmek amacıyla “Hû bilâ Hû” ifadesi içinde kullanılmıştır.(1) Baklî de bu ifadeyi “aynü’lcem’ makamı” anlamında yorumlamıştır.(2)

Muhyiddin-i Arabi Hz.leri’ne göre “”, hiçbir varlığın müşahede edemeyeceği Allah’ın mutlak gayb ve sır olan zatına işaret eder ki, bu da Hadis-i Şeriflerde ifade edilen ihsan makamının karşılığıdır.(3)

Hüviyyet-i mutlak, sırrı vücûd, gaybı mutlak, amâyı mutlak” gibi tabirlerle de vücud mertebelerinin ilki olan bu makama işaret edilir. “” bazı mutasavvıfların lâhût, ceberût, melekût ve nâsût şeklinde sıraladıkları varlık mertebelerinin ilki olan ve künhi zâta tekabül eden lâhût mertebesidir.

Bu mertebe, Allah’ın bütün isim ve sıfatlarının bâtını ve hakikatidir. Necmeddin-i Kübrâ Hz.leri’nin telakkisine göre Allah’ın ismindeki elif ve lâm, harfi ta’riftir. Lâm harfinin şeddeli olması, tarifte mübalağa içindir. Dolayısıyla Allah’ın isminin aslı “he” harfidir. Böylece canlıların alıp verdikleri her nefeste Allah’ın ismi olan “he” sesi vardır. Alınan her nefesteki “he”nin kaynağı kalp, verilen nefesteki “he”nin kaynağı ise arştır. “Hû” kelimesindeki “vav” ise ruhun ismidir.(4)

Kelâm âlimi Fahreddin er-Râzî gerek tefsirinde, gerekse “Levâmi’u’l-beyyinât” adlı eserinde konuyu tasavvufi bir anlayışla yorumlamıştır. Râzî’ye göre İhlâs sûresinin ilk üç kelimesi “Hû, Allah, ahad” üç makamı ifade etmektedir: “Hû” mukarrebûnun makamı olup makamların en yücesidir. Buna göre bizatihi var olan sadece O’dur. O’nun dışındakiler mümkün varlıklardır ve yok hükmündedir.

İkinci kelime olan “Allah” Ashâbı yemîn’in makamıdır. Bu makamda olanlar Hakk’ı ve halkı mevcut bilirler. “Ahad” ise, Vâcibü’l-Vücüdun birden çok olabileceğini düşünen Ashâb-ı Şimâl’in makamıdır. [5] Aynı müellife göre bu üç kelimeden “Hû”, Kur’an’da nefs-i mutmainne [6] mukarreb ve sâbık [7] diye anılanların mertebesine işaret eder. Allah “muktesıd” [8] diye anılan Ashâb-ı yemîn’in mertebesidir. Bu aynı zamanda nefs-i levvâme mertebesidir. “Zâlimün linefsihi” [9] olan Ashâb-ı şimâl, ise nefs-i emmâre sahibidir. Râzî bu üç kelimeyi Şeriat, Tarikat ve Hakikat, mertebelerine de tatbik eder.( 0)

İlk dönem sufilerinin kelime-i tevhidi ve Allah ismini zikir maksadıyla tekrar ettiklerini bilinmekteyse de “Hû” nun aynı zamanda tekrar edilmesi özellikle tarikatların teşekkülünden sonra yaygınlık kazanmıştır.

Sûfilere göre zikrin en faziletlisi Allah’ı bir şey isteme anlamı taşımayan bir ifadeyle anmaktır. Bundan dolayı talep anlamı taşımayan ve Allah’ın zati ismi olan Hû da en faziletli zikir telakki edilmiştir.

İmam Ali’nin çok defa “Ya hû, Ya men Hû, Lâ ilâhe İllâ Hû” diye zikrettiğinin sebebi kendisine sorulduğunda “” nun İsmi-Azam olduğunu söylediği rivayet edilir.

Gazzali’de Lâ ilahe İllallâh avamın tevhidi Lâ ilâhe İllâ hû havassın tevhidi olduğunu söyler.

Allah hangi isimle zikrediliyorsa o ismin feyz ve tecellileri istenir. Mesela Kerîm ismi ile ihsan Şâfî ismi ile şifa umulur. “Hû” ismiyle yalnız O’nun zatı istendiğinden bu ismin tecellisi kâmil bir keşiftir.

Seyr-i sülüklerini Allah’ın bazı isimlerinin belli sayıda tekrarlamak suretiyle gerçekleştiren tarikatlerde (Tarık-ı Esma) sâlik nefsi emmare mertebesinde “Lâ ilâhe İllallâh”,Nefsi Levvame mertebesinde “Allah” Nefsi Mülhime de “HÛ” ismiyle zikir yapar. Böylece sırayla tevhid-i ef’al, tevhid-i sıfat ve Tevhid-i zat makamlarına ulaşır.

Mutasavvıf şairlerin “Hû” kelimesi ile biten şiirlerinin bir kısmı ilahi olarak bestelenmiştir “Hû” kelimesi tarikat folklorunda çeşitli anlamlarda yaygın bir şekilde kullanılmıştır. Mesela Dervişler birbirlerine hitap ve cevap amacıyla “” derler Tekkeye girmek isteyen kişi izin almak için “Destur” der, içeriden “Hû” sesi gelirse girebilir. Tekke hayatında geniş bir uygulama alanı bulan gülbankler “Hû” diye sona erer. “Ya Hû”, “Bu da geçer Ya Hû”, “Hoş gör Ya Hû”, “İllâ Hû”, “Edep Ya Hû” çekmek mutasavvıfların yanında halkında çok sık kullandığı ifadelerdir.

Allah’ın yetkinliğini, yüceliğini, aşkınlığını dile getiren “Hû”, “O” sözcüğü içeriğinde ki genellik nedeniyle Allah’ın insanlar tarafından bilinmeyen bütün yönleriyle, evrende ki bütün tecellileriyle tanıtmayı ve onaylamayı amaçlar.

Bu bedenle ünlü düşünür İman-ı Gazzali “Mişkatül- envar” adlı eserinde avam’ın (sıradan insanlar) tevhidinin Lâ ilahe İllallâh (Allah’tan başka ilah yoktur sadece Allah vardır), Havassın (Bilgeler, sûfiler) tevhidinin “Lâ ilâhe İllâ Hû” (O’ndan başka ilâh yoktur.” biçiminde olduğunu belirtir. Buna göre “şey” ler O’nun yansımasıdır, her şey O’nda başlar, O’nda biter.

Arap abecesindeki “He” harfinin iki gözlü biçiminden esinlenen bazı sûfîler “” sözcüğünden “Allah’ın her şeyi gören gözleri”, “İki tarikat büyüğünün birleşmesi”, SÛfînin Allah’ta fani olması” gibi simgesel anlamlar çıkarırlar.

Tarikatlarda “” sözcüğü ile yapılan ve “HÛ” çekmek diye adlandırılan zikir çok yaygındır. Örneğin Mevlevilikte Mürit “Destur” diyerek izin ister, içeridekiler “Gir” anlamına “Hû” diyerek karşılık verirler. Sema ayini sonunda da ”Dem-i Hz.Mevlâna, sırrı Şems-i Tebrizî, Kerrem-i İmam Ali, Hû diyelim” denilerek ayine katılanlar uzunca bir “Hû” çekerler. (11)

Kur’an okumada, zikirde, ezan okumada, kamet getirmede, namaz kılmada, cenaze de, nefes vermede, getirilen tekbirlerde mevcuttur (Cenaze defninde 15 defa evde 15 defa yerde, 15 defa kabirde, 15 defa da cenazeyi defnettikten sonra evde okunan Kur’an ın sonunda çekilen tekbirlerde “” çekilir.

İnsan ister istemez “Hû” ile meşgul olmaktadır Müslüman biri “” olmadan ibadet yapamaz. Kur’an okumanın sonunda okunan surelerin sonunda getirilen tekbirlerin (AllahuEkber) içinde “” çekilir ve adedi 15 tir. Günde 5 vakit okunan ezanlarda (Allahu Ekber) ezanın tekbirlerinde müezzin “” der. 5 vakit farz namazların evvelinde getirilen kamette de çekilen “Hû” ismi şerifidir

24 saatte kılınan namazların tamamında toplam olarak 229 defa tekbir söylenir. Ve bu tekvirlerde “Hû” çekilir. Ramazan da teravih namazında 20 rekâtta çekilen “Hû” sayısı 105 adettir. Teravih namazında hoca cemaate 105 defa “” çektirir. “Hû” her çekilen tekbirlerin içindedir. Namaz içinde çekilen her tekbirin (Allahu ekber) içinde 1 adettir.

Kur’an okumanın sonunda çekilen tekbirlerin her birinin içinde 5 er defa “” vardır. AllaHû ekber AllaHû ekber Lâ ilâhe illallâHû VallaHû ekber AllHû ekber ve lillâhil hamd)

Sabah ve akşam namazlarının ardından diyanet işleri başkanlığının görevlileri olan hocalar, el Haşr suresinin 22., 23, ve 24. Ayetlerinde 6 şar defa “” çekerler Tüm Müslümanlar da ferdi olarak bu ayetleri okurlarken 6.şar defa “” çekerler.

Rivayete göre insanda 24 saatte 24.000 nefes vardır. Her nefesi alıp verişlerinde insanoğlu Müslüman olsun olmasın her gün 24 saatte 24.000 defa “” çeker ama o çektiği “” dan gafildir. Çünkü dinini iyi bilmediklerinden dolayı bilmediklerine düşmanlık etmektedirler.

İnsanın her nefesi son nefestir. Bir nefes insana ömründe bir kere gelir, ikinci gelen nefes başka nefestir. Bunlar teşbih gibi bir biri ardınca dizilmişlerdir. Bu nefesler üzerine memur olan melek, her nefes insandan ne hal üzerine çıkarsa, mühürler ve saklar. Rûzi ceza da meydana çıkarılarak mühür açılınca ne hal ile mühürlenmişse o hal ve kıyafette zuhur eder.

Bir kimse erginlik çağına girdikten sonra, ölünceye kadar kaç nefes alıp vermişse, her nefesten sırasına göre on beş kere sual eder. buyuruldu. (12)

Aziz değerli ruh kardeşim sakın nefeslerinden gafil olup zarar ziyana uğrama. Nefeslerinin her birini bir inci mercan gibi bil, değerlendirmeye gayret et. Bir günde 24 saat vardır ve 24.000 kere nefes vardır. Her nefes bir kitap ve bir dosyadır bir gün içerisinde ki nefes kitaplarının sayısı da 24.000 dir. Her kitabın içinde de 15 hesap vardır. Bu sebeple 24.000 nefesi 15 ile çarparak hesap edersek bir günde Cenab-ı Hakk kullarına ” 360.000 defa hesap soracaktır. Bu hesaplar nefes, kitap ve dosyaları kıyamet günü tek bir kitapta toplanarak Cenab-ı Hakk; “Ala kitabını oku” buyuracağı gün o kitap ta sunulacaktır. (13) Çünkü bu nefesler bir daha geri gelmez bilmiş olasın. Hiçbir bilim ve ilim mensupları “Hû” yu inkâr edemez. “Hû” çekmek belirli bir topluluğa ait değil aksine bütün yaratılanlara mahsustur. Çünkü “Hû” ayeti kerimelerle sabittir. Kur’an ı kerimde “Hû” esmasının geçtiği nice ayetler vardır. Uzun süre diye ayetleri buraya yazmıyoruz. (Kadiri – Tasavvuf)

1 – Zeccac say/438

2 – Meşrebül-ervah say/282

3 – El Fütuhar say/128

4 – Tasavvufi hayat say/141 Türkiye Diyanet vakfı İslam ansiklopodisi c-18, say/ 260

5 – Mefatihül- Gayb xxxıı – 179

6 – El Fecr/27

7 – El Vakıa/101

8 – Fatır/32

9 – Fatır/32

10 – levaimül beyyinat say/111

11 – Büyük larousse cilt 11 – say 5405

12 – Miftahül Kulûb say / 307

13 – İsra/14

Niyet Bakma Usulü

Hazreti Ali, bir tefeül etmek, yani talihine, niyetine bakmak usulü göstermiş. Bir niyete bakmak isteyen şâhıs, b,r kâğıt alacak . Üç Kulhüvallah bir Elhâm okuyup bunu ehl-i beytin ruhuna hediye edecek ve kalemi eline alıp; „Yarabbi, şu işim nasıl olacaksa bana bildir.“ üç sıra sayısız olarak noktalayacak. (yani saymadan lâ-lettâyin noktalayacak.

………………………………….

…………………… (ikinci satır, birinciden daha kısa)

……….. (üçüncü satır, ikinciden daha kısa)

Yukarıda gösterildiği üzere sağdan başlayıp birinci, ikinci ve üçüncü sıralar daha az olmak üzere noktaladıktan sonra 8 nokta sayıp ayıracak. (8’er 8’er)

…….. / …….. / …

Sonra (örneğin geriye) 5 nokta kaldı. 5 numaraya bakacak.

Yukarıdaki yazıya göre her yıldızın tâlihi:

1. O niyet sâhibinin yıldızı tâlihi Zühre’dir. Murâd ve maksadı şüphesiz hâsıl olacak.

2. Tâlihi Merih’tir. Bunda (bu niyette) hayır yoktur. Bu işi yapmasın; (çünkü) zarâr görüküyor.

3. Yıldızı Arz (Dünyâ) dır. Bu tâlih sonunda işi olacaktır. Fakat evvelâ çok zahmet çekecektir.

4. Zühâl’e mensuptur. Hem iyi ve hem fenâdır. Bu işte sabır etmesi lâzımdır.

5. Müşteri yıldızı âhkâmına tabiidir. Saadet görünüyor yolu. İşi açıktır. Sıkıntı ve kederden kurtulacak, birçok nimete kavuşacak.

6. Kamer, yani Ay’dır. Cenab-ı hak, ona yardım edecek, işlerin düzelecek ve güzelleşecek.

7. Utarid yıldızına tabii olan bu tâlih, sana müjde diyor. Allah’tan ne dilersen bulacaksın. Hayırlıdır.

8. Sekiz kalırsa bu işi sakın yapma. Şer gözüküyor. Bu işi yaparsan iyi gelmeyecek.

Yukarıda bahsettiğimiz bu tefaül usulü, birkaç kez yapılacak ve ona göre hüküm verilecek.

Tefâülnâmeler, tùlihe, istikbâle bakmak öteden beri insanların zihnini meşgul etmiştir. (İnsanlar,) bazı rakamların iyi veya kötü olduğu düşüncesine kapılmışlardı. Bugün bile Batı’da 13 sayısının uğursuz bir rakam olduğuna inanırlar.

Bir de rakamlarla insanların tâlihini ve vefâtını hesaplıyorlar. Şöyle ki:

Bir şahsın tâlihini anlamak için doğrum tarihini, evlenme gibi veyâ en mesut olduğu, yüksek bir mevkiye çıktığı tarihi ilâve ederek onun düşüş ve ölümünü buluyorlarmış. Misâl verelim; Kral Lui Philip, 1773 tarihinde doğmuş ve 1830’da tahta çıkmıştı.

1 + 7 + 7 + 3 + 1830 = 1848

Gerçekten de 1848 tarihinde tahttan indirildi. Yani düşüş tarihidir.

1830 rakamına 1848 rakamını şu şekilde ekleyelim:

1830

1

8

4

8

+

——–

1851 (Ölüm tarihidir.)

2. bir misâl, (Fransa Kralı) 3. Napolyon, 1808’de doğdu. 1853’de evlendi.

1

8

0

8

1853

+

——–

1870 (Düşüş tarihidir)

1870

1

8

0

8

+

——–

1887 (ölüm tarihidir)

Kuran Harfleriyle Niyet Bakma

Gaybı ancak Allah bilir. Cenâb-ı Hak’kın insanlara mâlum etmesiyle insanlar biraz gelecekten haberdâr olabilirler. İnsanın geleceği görebilmesi için keşfinin tam manası ile açık olamsı gereklidir. Yüce peygamber ve veliler, istikbâlden bahsetmişler ve dedikleri de çıkmıştır, çıkmaktadır. Bizim bu bahsetmiş olduğumuz niyetler, karınca kederince teselli olabilmemiz içindir. Peygamberimiz, sıkıntıda ve tereddütte kalan insanlara istihare’yi ve hacet namazını tavsiye etmiştir.

Şimdi eski kitaplarda görülen bir tâlihe bakma usulünden bahsedelim:

Aynı boyda 28 tane kâğıt kesilir. Bunlardan her birine bir harf yazılır ve bu kağıtlar, bir torbanın içine konulur. Niyeti yapılıp (fln iş olacak mı, olmayacak mı; hayırlı mı değilmi vs.) Cenab-ı Hak’ka niyaz ederek (yalvararak) Besmele ile bir kağıt çekilir ve hngi harf yazılı ise aşağıdaki yazdığımız listeye bakılarak hüküm verilir. (Her) niyete (sadece) bir kere bakılmalı…

ا – Hayırdır. Tâlih ve bahtın açıklığına, muvaffâkiyete (başarıya) ve murâadın olacağına işarettir.

ب – Hayırlıdır. İşinin, isteğinin yakın zamanda olacağı bildiriliyor.

ت – Hayır değil. Murâdın olmaz. Zahmet ve meşakket dolu. Bu işten vazgeç.

ث – Hayır ve şer arasındadır. Bu muradın. geç hasıl olur. İşin tez, tam ve mükemmel olmayacağına, ümit ettiğin kadar faide görmeyeceğine işaret eder.

ج – Hayır değildir. İşin olmaz. Beklenilen ele geçmez. Teşebbüs edeceğin işte hayır yoktur. Çekin!!!

ح – Hayra delalet eder. Bu dileğin sahibi mesut ve mesrur olur. Muradı hasıl olur (gerçekleşir). Başladığı veya başlıyacağı bu işe muvaffakiyeti vardır.

خ – Bu da hayırlıdır. İşlerin olur. Ele mal geçer.

د -Hayır yoktur. Muradın hasıl olmaz. Ümit ettiğin faide ve kazancı göremezsin. Ticarette zarar olur.

ذ – Hayırlıdır. İstediğin her ne ise hasıl olur. Teşebbüsün hayırlı oloacaktır.

ر – Hayır ile şer ortasıdır. İsteğinin kısmen hasıl olacagına, fakat istifadenin senin ümit ettiğin kadar olmayacagına, niyet ettiğin şeyin sabır ile geç olacağına işarettir.

ز – Bu, tamamen hayırsızdır. Muradın olmaz. Fayda ve ümit ettiğin şeyden zarar geleceğine işarettir.

س – Hayırlıdır. Sahibinin muradı hasıl olur. Tuttuğu işte hayır görür. Neye teşebbüs ederse muvaffak olur.

ش – Sabır ve sebatla işi olur.

ص – Hayırlıd eğildir. Acele ederse zarar görür. Ümit ettiği şey, geç hâsıl olur. Sabretsin…

ض – Hayırlı değildir. Eline bir mal yada fayda geçmez. İşi olmaz. Zarar-ziyân görükür. İşten vazgeçmeli.

ط – Hem hayır, hem de şer. istediği geç olur.

ظ – Belirtilmemiş…

ع- Muradı tamam olur ama geç. Çok çalışırsa olur.

غ – Hayır değildir. İsteği, yerini bulmaz (gerçekleşmez). (Bu) işten vazgeç!!!

ف – Maksadın olur. Kârlıdır. Faidelidir.

ق – Hayırlıdır. Cümle işin hasıl olur.

ك – Hayırlı değildir. İşin olmaz. Teşebbüs etme.

ل – Pek hayırlı. Toprak tutarsan altın olur. Ümidinden fazlasını bulursun.

م – Karanlıktan aydınlığa, zaruretten refaha, darlıktan genişliğe çıkarsın. Eline çok mal geçer.

ن – Hayırlı değildir. Ekseriya zarar görünüyor. Niyeti olmaz. Sıkıntı var.

و – Hayırlıdır. Büyük bir sadete, bahtiyarlığa ereceksin.

ه – Hayırlıdır. Erken veya geç, muradın olur. Çalış.

ى – Hayırlı değildir. İsteğin olmaz. Niyetten vazgeç.

Kaynak: „Kenzü’l Dua-ı Fethiyye Fi Esrâr’ül Hurufiyye“

EVLİLİĞİNİZ-ORTAKLIĞINIZ NASIL GELİŞECEK ?

* Çiftlerin isimleri ebced-i kebir ile hesap edilir.
* Hariçten yedi ilave olunur.
* Çıkan sayı dokuza taksim edilir.

Artan bakiye sayı evlilik hayatının nasıl geçeceğin e işaret olur:


1-Kalırsa ayrılığa delalet eder.

2-Kalırsa büyük saadet ve mutluluğa işarettir.

3-Kalırsa gençliklerinin yokluk ve zorlukla ihtiyarlıklarının da saadet ve bollukla geçeceğine işarettir .

4-Kalırsa evliliğin uğursuz ve çirkin bir hayata işaret ettiği vakidir.

5-Kalırsa çok mal mülk ve bolluğa,evlatlarının çokluğuna işarettir .

6-Kalırsa devamlı bir uğursuzluk aşırı bir geçimsizlik, huzursuzluğa işarettir . 

7-Kalırsa mübarek ve hayırlı bir evlilik olacak demektir.

8-Kalırsa rızklarının bol mutluluklarının sonsuz olacağına işarettir .

9-Kalırsa çok uğursuz aşırı geçimsizl ik ve sevginin olmadığı bir evliliğe işarettir .

ÖRNEK VERELİM

Salih ve Hatice ismini oluşturan harflerin rakamsal değerleri (EBCED’İ KEBİR ile) Hesaplanı r.

Malum olunduğu üzere ararapça yazı sağdan sola doğru yazılır. Bunlara dikkat edilmesi önemlidir .

Salih Hatice

خديجه صا لح

1 2 9 6 2 2

Şimdi hesabımız ı yapalım
Salih isminin toplamı 129 eder
Hatice ismi de 622 eder
her ikisinin toplamı da 751 eder
hariçten 7 ilave edersek 758 toplam eder.

Şimdi 758/ 9 dersek 83 eder

veya 7 5 8=20= 2

artanımız a bakarsak o’da 2 kalır yani 2 nolu paragraf da yazılı olan bölüme bakmalıyı z ki
büyük saadet ve mutluluğa işaret eder.

Matematikte sayiyi dokuza bölünce altta kalanla sayi ögelerinin toplam değeri aynıdır.
Mesela: 758/9 hesabında artan sayı 2 dir. 7 5 8=20 ve 2 0=2 gibi.

Ebced hesabinda Arapça harfleri dikkate almak lazımdır.

Kabala Nasıl Çalışılır?

Bundan bir kaç y.y. önce bu konu ile alakalı kitapları veya Kabala kitaplarını bulmak imkansız idi. Kabala sadece bir Kabalist’ten bir başka Kabalist’e – sıradan insanlara asla verilmeden – iletildi. Günümüzde bu durum için tam tersi söz konusudur.

Materyalleri herkes içinde dolaştırmak için ve Kabala çalışmasına dahil etmek amacıyla herkese çağrıda bulunmak için bir istek vardır. Bu kitapları çalışırken, maneviyat arzusu gelişir, bu vasıta ile bizi saran Işık, bizden saklı olan gerçek dünya maneviyatının özel büyüsüne yakın olmak isteyen kişilere yansımaya başlar ve bu kişilerde bunları daha çok arzu eder.

Kabalistler, Kabala çalışmasının, bu alanda eğitilmemiş kişiler tarafından yapılmasını –bunu belli nedenlerden dolayı yapmaları durumu hariç- yasakladılar. Öğrencilerin doğru biçimde çalışmalarını sağlamak için öğrencilerine dikkatli biçimde davrandılar. Öğrencilerini belli kriterle sınırlamışlardı.

ON SEFİROT’UN ÇALIŞMASINA GİRİŞ kitabının başlarında, Baal HaSulam bu nedenleri açıklamaktadır. Fakat, bu kısıtlamaları Kabala’nın doğru biçimde anlaşılması için gerekli koşullar olarak algılarsak, göreceğiz ki bu koşullar öğrencilerin doğru biçimde Kabala öğreniminden sapmalarını önlemek için gerekli bir yöntem olarak getirilmiştir.

Değişime uğrayan şey, Kabala çalışmak için daha iyi koşulların ve daha güçlü bir kararlılığın olduğu ve Kabala dilini daha iyi bildiğimizdir. Çünkü ruhlar, Kabala ve Baal HaSulam gibi Kabalistlerin yazdığı ve bizim hatasız biçimde çalışmamıza olanak veren yorum – çevirileri çalışmak ihtiyacını hisseder. Bu kitaplar vasıtasıyla, herkes artık Kabala öğrenebilir.

Kabalayı doğru biçimde çalışmak için öğrencilerin sadece Ari’nin, Baal HaSulam’ın ve Rabash’ın yazdıklarına ve bunların orijinal versiyonlarına odaklanmaları tavsiye edilir.

Kabala’nın ana hedefi maneviyata erişmektir.

Sadece bir şey gereklidir: Doğru öğretim. Şayet bir kişi Kabala’yı doğru biçimde çalışırsa, kendini zorlamaksızın ilerler. Maneviyatta hiçbir zorlama yoktur.

Çalışmanın amacı, kişinin kendisi ve bu kitaplarda yazılı olan şeyler arasındaki bağlantıyı kişinin keşfetmesidir. Bu bağlantı ve keşif daima akılda olmalıdır. Bundan dolayıdır ki Kabalistler tecrübe ve elde ettikleri şeyleri yazmışlardır. Bu, bilimde olduğu gibi realitenin nasıl inşa edildiği ve işlediği hususunda bilgi elde etmek amacıyla değildir. Kabala metinlerinin amacı, manevi gerçeği hakkında bir anlayış ve yakınlaşma yaratmaktır.

Şayet bir kişi metinlere maneviyat edinmek için yaklaşırsa, metinler bir Işık kaynağı olur ve onu ıslah eder. Eğer kişi metinleri hikmet kazanmak için yaklaşırsa, bunlar o kişi için yegane hikmet haline gelir. İçten gelen talebin ölçüsü, kişinin gücünün ölçüsünü ve ıslahının süratini saptar.

Bu şu anlama gelir ki, eğer bir kişi doğru biçimde çalışır ise, bu dünya ve manevi dünya arasındaki bariyeri aşar. İçten gelen esinin olduğu bir yere girer ve ışığa erişir. Bu, güzel bir işaret olarak bilinir. Eğer kişi buna erişemez ise, çabalarının niteliği ve niceliği açısından ihmalkar olduğunun işareti ortaya çıkar, yeterli çaba göstermemiştir. Sorun, ne kadar çok çalıştığı değil, istek ve niyetlerine nasıl odaklandırıldığıdır; ya da kişinin bir şeylerden mahrum olduğudur. Fakat, eğer ki kişi kendini ıslah etme arzusuna erişir ise, maneviyatı elde edebilir. Sadece o zaman sema kişinin bir başka dünyaya, realiteye ve bir başka boyuta girmesine izin vermek için açılır. Bu aşamaya, doğru biçimde Kabala çalışarak erişebilir.

Sadece hoş şeylerden kaçınarak, Kabala’yı kucaklamak gerçekleşmez, bundan dolayı kişinin arzusu da tutuşmaz. Islah, kendi kendini cezalandırarak olmaz fakat daha ziyade manevi kazanç sonucu ortaya çıkar. Kişi maneviyata eriştiğinde, Işık ona görünür ve onu ıslah eder.

Bu, kişinin değişmesinin yegane yoludur. İyi bir dış görünüş, tavır takınarak maneviyata erişeceğine inanıyorsa, kişi yanılgıdadır, bu tür metodlar iki yüzlülüktür. İç ıslah oluşmayacaktır, zira sadece Işık ıslah edebilir. Çalışmanın amacı, kişiyi ıslah eden ışığın davet edilmesidir. O nedenle de, sadece bu amaç için kendisi üzerinde çalışmalıdır.

Eğer herhangi bir baskı ya da mecburi kurallar veya düzenlemeler var ise, bu insan yapımı olduğunun ve üst dünyalardan gönderilmediğinin bir işaretidir. Ayrıca, iç huzur ve iç uyum maneviyat edinimi için ön koşul değildirler. Bunlar ıslah’ın sonucu ortaya çıkacaklardır. Fakat, kişi, kendisi tarafından bir çaba olmaksızın bunun meydana gelebileceğine inanmamalıdır.

Kabala yöntemi kesinlikle herhangi bir zorlama biçimini rededer. Bu, kişiye maneviyatın işaretini verir ve onun maneviyatı maddiyata tercih etmesine neden olur. Sonra, kişinin maneviyatı ile alakalı olarak arzu ve isteğini açıklığa kavuşturur. O nedenle de, maddi nesnelere olan ihtiyaçları veya onların cazibesine kapılma durumları yok olduğu için kişi bu maddi nesnelerden uzaklaşır.

En iyi niyetlerle bile Kabala’yı yanlış biçimde çalışmak kişiyi maneviyattan uzaklaştırabilir. Böylesi bir çalışma sadece başarısız olacaktır.

Manevi dünyaları çalışmak için gerekli olan diller arasında, Tevrat (Hz. Musa’nın 5 kitabını, Peygamberleri, Kitab-ı Mukaddesi kapsar ) Kabala arasında; sonuncusu yani Kabala en yararlı ve direkt olanıdır. Kabala’yı öğrenenler anlayışlarında yanılamazlar. Kabala, bu dünyadan olan isimleri kullanmaz; ama manevi nesneler ve güçler için gerekli olan manevi aletleri gösteren ve bu nesneler ile güçler arasındaki ilişkiyi ortaya direk koyan özel bir sözlüğe sahiptir.

O nedenle, öğrencinin iç gelişimini yapması ve kendisini ıslah etmesi için gerekli olan en kullanışlı dildir. Eğer, Baal HaSulam’ın eserlerini çalışırsak, kafamızın karışık olmasında hiçbir tehlike olmaz.

Maneviyat, doğru kitapları çalışarak yani gerçek bir Kabalist tarafından yazılan kitapları çalışarak elde edilebilinir. Kutsal kitapların metinleri, Kabala metinleridir. Bu metinler, Kabalistlerin öğrenirlerken birbirlerine yardımcı olmak ve fikir alışverişi yapmak için birbirlerine yazdıkları kitaplardır. Manevi duyguları gelişmiş olan bir kişi bu kitapların gelişimini devam ettirmesinde ne kadar yardımcı olduğunu anlayabilir. Aynı yabancı bir ülkede bir tur rehberi eşliğinde gezinmek gibidir. Kılavuz kitabın yardımı ile, seyahat edenler yönlendirilmiş olur ve nerede bulunduğunu daha iyi anlar.

Ruhumuza uygun olan kitaplara, bizim neslimiz veya bir önceki neslin Kabalistleri tarafından yazılan kitaplara ihtiyacımız vardır; zira her bir nesile farklı ruhlar, her ve her bir nesil farklı öğretme metotlarını gerektirir.

Kabala öğretmeni arayışında olan bir öğrenci bu arayışını dikkatlice yapmalıdır. Sözde Kabalistler vardır ki yanlış öğretirler. Örneğin, vücut kelimesi her ne zaman geçse metinlerde bunun fiziki vücudu kastettiği sağ elin hayırseverliği sol elin de cesareti sembolize ettiği bazen iddia edilir. Bu, kesinlikle, İncil tarafından yapılan katı bir yasaktır veya Kabalistlerin şu söylemindeki kesin-katı bir yasaktır: “Heykel veya resim yapmayacaksın!”

Neden acaba bu şekilde öğreten veya yorumlayan – çeviren kişiler vardır? Öncelikle, onların kendileri dalların Kabalistik dilini [Kabalistlerin Dilleri: Dallar Bölümüne bakınız] anlamamışlardır. Manevi güçler ve fiziki vücudumuz arasında direk bir bağlantı olsa, insanlara hayatta başarılı olmalarını ve maneviyat kılıfı altında fiziki yöntemlerle vücudu tedavi etmelerini öğretmekte başarılı olunmuş olabilirdi.

Kabala yazılı eserlerini keşfetmek için doğru çalışma grubuna katılmak önemlidir. Bu, bir Kabalist’in rehberliğinde olmalıdır.

Grup kişiye güç katar. Herkesin, en azından, küçük bir arzusu vardır materyalizm için ve çok daha bir arzu da maneviyat için. Maneviyat arzusunu yükseltmenin yolu, ortak arzu vasıtası iledir. Bu arada olan birkaç öğrenci Or Makif’i (saran Işık) uyandırır. Fiziki vücudun, insandan ayrılmasına rağmen, bu olay maneviyatı etkilemez zira maneviyatta, kalp-noktası herkes tarafından paylaşılır ve daha büyük bir sonuç ile nihayetlenir.

Kabalistlerin tamamı, gruplar halinde çalışanlardır. Rav Simon Bar Yochai ve öğrencileri bir grup oluşturmuştur, aynı şekilde Ari de. Grup, gelişmek için şarttır. Grup, Kabala’nın esas aletidir ve herkes gruba yaptığı katkı ile ölçülür, değerlendirilir.

Kendisi de bir Kabalist’in rehberliğinde çalışmış gerçek bir Kabalist’ten öğretiyi almak esastır. Grup, Kabalist ihtiyacını ortadan kaldırmaz, bir Kabalist olmaksızın grup imkansızdır zira o grubu yönlendiren kişidir.

Kabalist, metinler ve Rav – öğrencinin gerçek yöntemden sapmasın diye öğrenciye yardımcı olurlar. Öğrenci, kendi üzerinde ve kendi iç varlığı üzerinde çalışır. Hiç kimse gruptaki bir başkasının ne yerini ne de manevi seviyesini bilir. Kitaplar, grup ve Kabalist sadece o kişiye doğru yolda kalmasında ve maneviyat arzusunu arttırmasında – başka arzular ya da değersiz girişimleri yapması yerine – yardımcı olurlar.

Öğrencilerin başarısız olmalarını engellemek için, bir soru-cevap listesi, kelime ve ifade indeksi verilir. Çalışma seansları boyunca, anlamanın derinliğine veya ölçüsüne değilde manevi gerçeğe çekilir dikkatler. Önemli olan nokta öğrencinin sadece entelektüel ilerleme değil aynı zaman da manevi ilerleme yapmak için motive olmuş olmasıdır.

İnsanların, daha başarılı olma umudu ile Kabala’nın Hikmeti’nin cezbine kapıldıkları doğrudur. Hepimiz, hazzı alma arzusundan meydana gelmişizdir. Bu, bizim temel öğemizdir fakat doğru bir yönlendirme ile kimimiz maneviyata ve sonsuzluğa erişir, onu elde eder. Doğru bir yönlendirmeye sahip olmayan başkaları ise manevi bir şeye erişmiş oldukları hayali ile yaşarlar. Esasında, onlar bu ömürlerinde maneviyata erişme fırsatını kaybederler.

Ruh Molekülü – DMT

ZAMANIN ÇÖKTÜĞÜ İLAHİ MAKAM – DMT

Ana fikir; Yeryüzünde ki bütün dinlerin ya çıkış noktası olmuş ya da tam odağında var olup, oluşumuna yön vermiş bir maddedir Di-Methyl-Tryptamine.
Bir DMT (dimethyltryptamine) trans anı. Ruh Molekülü Belgeselinden.
“ Şehri çok uzak mesafeden gördüm koyu yeşil renkteydi. Üstünde titreşen ışıklar ve bulular vardı son derece hızlı hareket ettiği için tanımlanması çok güç geometrik şekillerin yavaşlamasının ardından uzaklardaki şehri gördüm. Ben bu manzarayı izlerken tam da gözlerimin önünden bir ışık topu “ bu da neydi“ dedirtircesine, geçip gitti. bu kadar yakın olması dışında korkmadım. etrafıma bakınmaya başladım. Sanki bu yerin içindeydim. “ Neden buradayım“ derken hemen sağımda, kocaman bir burnu ve yeşil cildi olan kadını gördüm. Bir düğme çeviriyordu ve fark ettim ki uzaktaki şehrin ışıklarının gücünü artırıp azaltıyordu. Ona baktığımı fark edince “ Başka ne istiyorsun“ dedi, bende, “ Başka neyin var “ dedim. “
DMT (Di-Methyl-Tryptamine)

Epifiz bezi bir çok dinde odak noktası olmuş bir organımız ve üçüncü gözümüzün açılması halinde ruhani boyutlarda yaşanacak bir aydınlanmanın da sağlayıcısıdır aynı zamanda.

Bir insanın epifiz bezinin en çok doğum ve ölüm anında salgıladığı DMT, insan bilinci üzerinde çok etkili ilahi bir hormondur. Öyle ki, ruhun vücuda girip çıkmasını sağlayan hormon olarak adlandırılır. Ayrıca rem uykusunda rüya anında çok küçük miktarlarda üretilmekte. Yan etkileri olan psychodelic sanrılar, onu dünyanın en kuvvetli uyuşturucusu damgasını yemesine yetmiş. Triptamin ailesinin en güçlüsü. Vücutta üretilen bu kadar güçlü bir psikoaktifin, doğal yapımızla ilgili bir nedeni olmalı.

İnsanlar, hayvanlar ve bitkilerde bulunan bu salgının tam olarak asıl görevinin ne olduğu hakkında şu an için kesin bilgiler olmamakla birlikte, bu salgının 30 – 40 yıl önce ki öne sürüldüğü gibi doğada tesadüfen oluşmadığı, daha gerçek bir işlevi olduğu, bir amacı olduğu, bununda ortak moleküler dil olabileceği görüşü gittikçe sağlamlaşıyor. Yani tüm galaksilerdekilerde dahil tüm canlılar arasında ortak bir moleküler dil olabileceği gerçeğinden bahsediliyor.

Bir daha gözden geçirelim, beyin ikiye ayrılmış bir organ, sağ beyin sol beyin. Beynin içinde bulunan diğer organlarda aynı şekilde ikiye ayrılmış durumdalar. Ancak bir tek epifiz bezi tam orta da tek bir bütün olarak durmakta. İşte bu bezimizin salgıladığı 3 hormondan biri DMT. Bütün bunların bir sebebi olmalı.
Meditasyon, oruç, ilahi söylemek ya da başka herhangi bir teknik ile özden kaynaklanan DMT seviyesi bir anda çoğalabilir. Bu mistik durumun “ölüme yakınlık“ deneyimi ile tartışılmaz bir bağlantısı vardır. Çoğu psikoaktif zihin açıcıların bilinçte yaptığı etki ile, yoğun meditasyon arasında çok yakın bir benzerlik vardır. Beynimizin tam ortasında bulunan epifiz bezinde açığa çıkan bu bileşik, mistik deneyimlerin yegane olgusudur. Tarih boyunca insanoğlunun halüsinasyonla ilgili olan tüm deneyimlerinde dmt nin rolü vardır.
Ayrıca bazı stres anları, yalnızlık, travma ve açlık.. bunlar halüsinasyonlara neden olan sebepler.
Beyinde ve bilinçte bu etkiyi yapan bileşikler halüsinojen denilen bileşiklerdir.

Beyinde dmt ne kadar fazla salgılanırsa, dünya bizler için o kadar renkli ve canlı görünür, ancak yetersiz derecede dmt salınımı dünyayı donuk, gri ve cansız algılamamıza neden olur.

DMT, bilincin bedenden ayrılmasını mümkün kılan bir maddedir. Mistik dinlerin ilahları ve üstadlarının ana konusu da hep bedenden kurtulma ve beden dışı deneyimlerle alakalı kavramlardır. Bu nedenle günümüzde bilim bu bileşiğe “Ruh Molekülü“ adını vermiştir.

Dmt’nin İnsan Üzerindeki Etkisi:

Diğer psikoaktiflerle dmt arasında çok farklılıklar olduğu gözlemlendi. Zaten onu bu denli önemli yapan da bu farklar.

Dmt kullanmış yada ona maruz kalmış insanların çok önemli ortak görüşleri var.

Trans halinde hepsi de evreni görme şekillerinin kökten değiştiğini söylüyor.
Transtayken kesinlikle öldüklerini ve yeniden doğdukları söylemeleri ve hepsinin de birbirinden bağımsız olarak aynı şeyleri söylemeleri oldukça ilginç.

Birlik hissiyatı verdiğini söyleyen kullanıcılar, tecrübenin büyük bir kısmını bir türlü dillendiremiyorlar ve yazıya dökemiyorlar. Yani sadece bazı imgeleri tarif etmeye çalışarak ve yaşadıklarını kavramlara oturtmaya çalışarak bu tecrübeyi aktarmaya çalışıyorlar. Şamanı da böyle , bilim adamı da böyle. Yani görülenin, bir türlü bu dünya dili ve anlayışı ile anlatılıp kavranması tam olarak mümkün olmuyor.

Genel ortak görüş ise bir gözlemci tarafından gözlenen bu evren bir illüzyon ve transa giren kişiler bu gözlemciyi, transta kendilerinin anladıkları an olarak anlatıyorlar. Buda yeniden doğuş demek. Öldükten sonra kendileriyle yaşanılan bir yüzleşme yaşadıklarını, bu yüzleşmenin de kişiden kişiye değişen şiddetlerde geçtiği bilinmekte. Sonrasında ise bir huzur ve yeniden doğuş başlamakta, trans sonunda ise artık hiçbir şey eskisi gibi değildir ve her şey ilahi bir güzellikte ve canlılıkta gözlenmektedir.

Beyin içerisinde yerinin neresi olduğu hala bulunamayan bilincin, toplu deneyimlerde beynin dışında olduğu söylenmekte. Bu transa giren kişilerin en can alıcı ortak söylemleri ise bilincin, bu dünyada olmadığı, bu dünyanın o bilinç tarafından üretilen bir illüzyon olduğunu iddia etmeleri.

Semavi dinlerde bulunan İsmi azam kavramı, musevilikte Rab’ın son isim olarak geçer. Kuran’da ise Allah’ın son ismi. Tasavvufa göre bu isim söylendiğinde ve gırtlaktan çıktığı anda istenilen her şey oluyor ya da bu evren yok oluyor. Bu dinlerin bu dünya ya ortak bakışı ise bu evrenin ve dünyanın bir illüzyon olduğu. Yani ismi azamı ağızdan çıkardığınız anda bu illüzyonu değiştirebilir ya da ortadan kaldırabilirsiniz. İşte trans sırasında bahsedilen zihin bu. Belki de gizli ilimler ve /veya örgütlerde bahsedilen gizli öğreti fenomeni de bununla ilgilidir.

Transa girenler bu illüzyonu anlatamıyorlar yani gırtlaktan çıkaramıyorlar, bizim dillerimizde bunun tarif yok. Musevilikte insanların aşması, Budizm de nirvanaya ulaşmak ve sonsuz huzura ulaşmak, bu transa işaret diyor.

Peygamber hastalığı olarak ta bilinen temporal lob epilepsisinin nedeni DMT yükselmesine neden olan şizofrenik sanrılar. Tüm peygamberler, evliyalar, ermişler aynı şeyden bahsediyor, “ Bu evren bir illüzyon“

Kesinlikle izlemenizi tavsiye ettiğim bir belgesel;

Epifiz Bezi (Pineal Gland):
Kozalaksı bez, beyin epifizi ve 3. göz diye de tanımlanan epifiz bezi, vertebre-omurgalı beyindeki küçük bir endokrin-içsalgı bezidir. Epifiz bezi, uyku-uyanma modülasyon kalıpları, mevsimsel fonksiyonları etkileyen seratoninin türevi olan melatonin hormonu üretir. Epifizin şekli küçük çam kozalağına benzer ve beynin iki yuvarlak talamik lobu arasında, beynin orta yerinde yer alır.
Epifiz Bezi 6. çakranın salgı bezi ayrıca üçüncü göz adı verilir ve üçüncü göz içsel göz olarak bilinir. İçsel alemlere ve yüksek bilinç alemlerine götüren kapı olarak bilinir. Üçüncü göz çoğu zaman vizyonlar, duru görü, önsezi ve beden dışı deneyimler ile ilişkilendirilir. Dokusal olarak göz yapısına benzemektedir (kornea, retina). Tabii bir farkı var. Gözlerimiz ışığa duyarlıyken, yani organın fonksiyonları ışık girdiğinde devreye girerken, pineal gland ışık kesildiğinde işlevselliğine başlar. Beyin epifizi bir salgı bezi ve bu bezden 3 adet hormon salgılanır:

Melatonin,
Pinolin
Dimetiltriptamin (DMT).
Epifiz bezi üç adet hormon salgılıyor demiştik, bu salgıların içinde en önemlisi olan melatonin’e geçmeden önce dimetiltriptamin’e bakalım. Dimetiltriptamin çok ilginç bir hormon. Şamanlarda ayahuasca denilen bir iksirin yapımında kullanılıyor. Hormonu ise bitkilerden elde ediyorlar. Elde ettikleri bitkiler ise şunlar:

Phalaris arundinacea (yem kanyaşı),
Psychotria viridis,
Phalaris (kuş otu),
Acacia (akasya),
Arundo donax (kargı kamışı)
Desmanthus illinoiensis.

Tarih, Din ve Epifiz Bezi: Bütün antik dinlerde ve hatta günümüz dinlerinde kozalak ciddi ve muamma bir semboldür.
Epifiz bezi, Roma’da katolizmde temsil edilmektedir; epifizi sanatsal olarak çam kozalağı şeklinde resmederler. Eski çağlardaki toplumlarda, özellikle Mısır ve Romalılar epifiz bezinin yararlarını biliyor ve bunu geniş sembolojilerinde göz semboli ile sembolize ediyorlardı.
Fransız düşünür, yazar Voltaire’in de beyin epifizin sırrını çözmek için bir çok otopsi yapmıştır.
Epifiz bezinin deniz seviyesinde çok az, yüksekle de ise daha fazla hormon salgıladığı bilimsel bir gerçektir. Bu yüzden tarih boyunca tüm ibadethaneler olabildiğinde yükseğe yapılmıştır. Yani ibdaethanelerin yükseğe yapılmasının sebebi matematiksel olarak tanrıya yakın olmak değil ama bir nevi bu hormonun da yardımıyla üst bilinçlerle daha fazla iletişimde bulunmak. Tibet manastırları, hristiyan manastırları hatta tarih öncesi medeniyetlerin de ibadethanelerinin yüksek yerlere yapılmasının nedeni bu hormonun salgılanımını artırmaktır. Hz.Muhammed’in riyazete yüksek ve karanlık bir mağarada çekilmesi, ilk orada emir alması, Hz.Musa’nın Tanrıyla konuşmak için dağa çıkmasının da bu durum ile doğrudan ilişkilidir.

Karanlık çok önemlidir, çünkü epifizin en önemli salgısı olan melatonin sadece karanlıkta salgılanıyor. Gece 11 ile sabah 5 arası en yüksek düzeyine ulaşıyor bu durum dinde sabaha karşı ya da gece ibadetinin önemine ciddi bir işarettir. Bu hormonun salgılanımı ne kadar yüksekse ruhsal alemlerle bağ o kadar güçleniyor. İbadet için bu yüzden gecenin en karanlık ve salgının en çok olduğu an seçiliyor.
Melatonin hormonunun başka bir özelliği de çocukların 9 yaşından önce ergenliğe girmesini engellemesidir. 9 yaşından sonra salgılanma miktarında değişme olur, etkisinin azalmasıyla eşeysel organlar olgunlaşmaya başlar. Belki de farkındalığın artmasını engelleme çalışmalarının sonucunda 6-7 yaşında ergenliğe girmiş çocukları seyrediyoruz haber bültenlerinde. Epifiz bezinin hormon salgılama mekanizması bozulmuş çocuklar…
Melatonin hormonunun üretilebilmesi için uyuduğunuz ortamın tamamen karanlık olması gerekiyor. Yani gece lambası gibi şeyler yakılmamalı. Ya da ışığı kapatıp karanlıkta TV izlemek de hormonun üretimine katkıda bulunmuyor. Ayrıca en kaliteli uyku için 23:00 – 04:00 saatleri arasında uykuda olmak gerekiyor. Rem uykusu da denilen uyku bu saatler arasında gerçekleşiyor ve en çok bu aralıktaki rüyalar hatırda kalıyor. Bunu deneyebilirsiniz, sadece 5 saatlik bir uyku uyunmasına rağmen, tamamen dinç bir şekilde uyanıp güne başlayabiliyorsunuz

Bilinmesini İstemiyorlar:
Her bir insanın epifizi ya da üçüncü gözü ruhani alem frekansına aktive olabilir. Tanrısal bir haz ile yaşamanızı ve etrafınızdaki her şeyle bütünleşip, teklik hissini duymanızı sağlayabilir. Epifiz bezi bir kere meditasyon, yoga ya da çeşitli ezoterik, okült metodlarla uyumlanıp ayarlandığında, popüler olarak bilinen astral seyahat, astral projeksiyon ya da uzaktan seyr şeklinde kişiyi diğer boyutları seyre geçirebilir. Daha ileri düzey çalışmalar ve çok eski metodlarla, fiziksel dünyadaki insanların düşüncelerini ve davranışlarını kontrol etmek mümkündür. Evet, biraz garip ama Amerika Birleşik Devletleri, eski Sovyetler Birliği hükümeti ve çeşitli gölge organizasyonlar bu çeşit araştırmaları uzun yıllardır yapmaktalar ve hayal edemeyeceğiniz kadar da başarılı olmuşlardır. Epifiz bezi ayrıca Amerikan dolarının arka yüzünde „herşeyi gören göz“ şeklinde yer alır ve bu, bireye ya da bireylerden oluşan gruplara epifizlerini kullanmaları ve diğer taraf olan sipiritüel aleme geçmeleri ve fiziksel alemde neler olduğunu, neler düşünüldüğünün hepsini bilip, insanların düşünce ve davranışlarını kontrol etmeleri için bir referans niteliği taşır. Bu zamana kadar yapılan pek çok araştırma, gecenin belirli saatleri olan gece 1 ile 4 arasında beyinde salgılanan kimyasalların, kişinin derinindeki kaynağa bağlanarak bütünlük, teklik hissine yol açtığı doğrulanmıştır.

Epifiz Bezimizi nasıl öldürüyorlar?
1990ların sonlarında, Jennifer Luke adlı bir bilim adamı, sodyum floridin epifiz üzerindeki etkileri konusunda ilk çalışmaları başlatmıştır. Luke,beynin orta yerinde bulunan epifiz bezinin, florid için bir hedef olduğunu bildirdi. Epifiz bezi,bedendeki kemikler de dahil diğer fiziksel maddelerden daha fazla floridi absorbe etmekte, emmekteydi. Epifiz bezi tıpkı bir mıknatıs gibi sodyum floridi çeker. Bu da epifizin kireçlenmesine ve bedendeki tüm hormonal işlemin etkin bir şekilde dengelenmesine engel olur.
Daha sonra yapılan çeşitli araştırmalar da sodyum floridin beyindeki en önemli bezde absorbe edildiğini kanıtlamıştır.Sodyum florid, beynimizdeki en önemli salgı bezimize saldırıda bulunmaktaydı. Sodyum florid, yiyeceklerde, içeceklerde, banyolarda, içme sularında bulunur. Sodyum florid, Amerika’daki içme sularının %90’ına konmaktadır. Marketlerde satılan su filtreleri floridi filtre etmez, sadece tersine ozmoz ya da su damıtma ile filtrelenebilir. Bunun en ucuz yolu da bir su tamıtıcısı almaktır. Sudaki ve yiyeceklerdeki sodyum florid gerçek anlamda kitleleri aptallaştırır.
Naziler ve Ruslar, konsantrasyon kamplarında kampta bulunanları otoritenin sözünü dinleyen ve otoriteyi sorgulamayan bir hale getirmek için sularına sodyum florid katmışlardır.
Eğer ruhun tohumunu içimizden çıkarırsak, bu bizi içimizdeki güç ve ruhaniyetin bir olduğu tekliğinden kopartır, bizleri gizli toplulukların, gölge organizasyonların ve çılgına dönmüş kurumsal dünyanın sıradan köleleri haline getirir. Bu organcık yaşlandıkça, özellikle günümüz modern dünyasında kireçleniyor ve işlevini yitirmeye başlıyor. Bunun en büyük sorumlusu olan kimyasal maddelerden biri de florür ve sularımızdaki kireç. Bunun da insanın farkındalığını artırmasını tökezletmek için bilinçli olarak koyulan engellerden biri olduğu düşünülüyor.
Epifiz Bezinin Kireçlenmesi:
Çoğunuzun bildiği nedenlerle insanlar epifiz bezlerinin kireçlenmesine eğilimlidir. Florür, epifiz bezinin kireçlenmesine neden olan sebeplerden sadece birisidir. Florür manyetik olarak epifiz bezine çekilir ve burada, bedenin herhangi bir noktasından daha fazla kalsiyum fosfat kristalleri oluşur. Epifiz bezi tüm sinir sistemimizin en önemli parçası olabilir. Esasen ruhsal bir antendir ve üçüncü gözün fiziksel karşılığıdır. Fiziksel bedende iken yüksek bilinç seviyelerine erişmek için önemlidir. Maalesef çoğu insanın epifiz bezi ağır şekilde kireçlenmiştir. Öyle ki MRI sırasında kalsiyum yığını şeklinde görülür.

Kireçlenme ve Sebepleri:
Kireçlenme; vücudun çeşitli bölümlerinde kalsiyum fosfat kristallerinin oluşmasıdır. Başlıca nanobakterilerin neden olduğu bir doğal süreçtir. Nanobakteriler kendilerini bağışıklık sistemimizden korumak için kendi etraflarında kalsiyum fosfat kabuklar oluşturan minik mikroorganizmalardır. En son araştırmalardan, bunun çoğu hastalığın nedeni olabileceği görünüyor. Korkunç standart amerikan diyeti nedeniyle çoğu insan bu organizmalara öncesinden çok daha fazla maruz kalıyor. Sadece bunlarla değil, başka araçlarla da kireçlenme oluyor.

Kireçlenmenin Başlıca Nedenleri

Florür: Manyetik olarak epifiz bezine çekilir, burada kalsiyum fosfat kristalleri oluşturur.
Kalsiyum Destekleri: Kireçlenmenin en büyük nedenidir, Aslında çok ta işe yaramazlar
Klor ve Bromür gibi Halejonürler: Florür ile benzer etkiye sahiptirler.
Gıdalarda ki kalsiyum: Nerdeyse tüm işlenmiş gıdalar kalsiyum içerir.
Çeşme Suyu: Çeşme suyu kireçlenme yapıcı maddelerle doludur. Ülkemizde barajlarda florür katkısı görülmemektedir ancak klorlama işlemi yoğun bir şekilde kullanılıyor.
Kahve: İçeriğinde ki kafeinin uyku kaçırdığı yani melotonin salgısını engellediği düşünülmekte.
Yüksek oranda cıva içeren balıklar, karbon bazlı içecekler, sudaki flor, diş macunları ve dumana maruz kalmamız epifiz bezini olumsuz yönde etkiler ve düzgün çalışmasını engelleyebilir. Et yediğimizde o hayvanın DNA’sını da sindirmiş oluruz, dolayısı ile hayvanın olumlu, olumsuz deneyimlerini de alırız. Bu da epifiz bezinin bireyin psişik mavikopya farkındalığının sürdürülebilirliğini engelleyebilir. Üçüncü göz aktif, canlı ve kuvvetli olmalı… kireçlenmenin giderilmesi işlemi bazen baş ağrılarını ve uykulu olmayı kapsar. Güneş patlamalarında da aynı etkiler olur.

Kireçlenmeyi Gidermek İçin Yöntemler:
Bir bezelye tanesi büyüklüğünde olan bu mini organ hipofiz bezimizin arkasında küçük bir oyuğun içinde yerleşmiştir. Bu mini organ melatonin olarak adlandırdığımız, gündüz ve gece döngümüzü kontrol eden ve bedenimizin günlük ritmini düzenleyen hormonu salgılar. Epifiz bezinin fonksiyonunu ve enerjisini geliştirmek, arttırmak aslında çok önemlidir çünkü bu bez bedenin fiziksel tüm sistemini etkilediği gibi psişik anlamda farkındalığınızı, bilinçlilik halinizi ve yaşam deneyimlerinizi genişletecek ya da sınırlayacak bir potansiyele sahiptir.

Güneş, epifiz için çok önemlidir ve onun için bir tür gıda anlamına gelir. Güneş; gözler, cilt, saçlar, burun kılları ve kulaklar vasıtası ile alınıp sindirilebilir ve aslında her gün en az 30 dakika alınması gerekir. Epifizi tamamen aktif hale getirmek için güneşin gözbebekleri vasıtası ile alınması en iyisidir. Güneşte kurutulmuş sebzeler çok yüksek oranda D vitamini, B vitamini ve içerirler.

Çoğu Japon mutfağında geniş oranda kullanılan arame, wakame, dulse, nori gibi isimleri olan çeşitli deniz yosunları da yine bu vitaminlere ilave olar iyot da içerirler. Kalın yapraklı kara lanana, şalgam yaprağı, hardal otu, Çin lahanası vs. yeşil bitkiler epifiz bezi için çok besleyicidir çünkü bu bez bitkilerin yeşil renginin verdiği özelliklerini alır ve bedenin iyice beslenmesi için gerekli yerlere dağıtır.

Kızılcık, deve dikeni, rezene, anason, kereviz, ayçiçeği, çemen, hardal ve sarı kantaron, papatya çayı, vişne, lahana, badem, fındık gibi gıda maddeleri ile magnezyum ve çinko içeren diğer gıdalar melatoninden zengindir. Bu tür gıdaların aksam saatlerinde alınması, gündüz alınmasından daha uygun olabilir. Uygun gıdalar epifiz bezimizi olumlu yönde etkileyebilir ve daha fazla çiğ gıda tüketerek, vejeteryan beslenerek, evimizin havasını ozon makinesi ile temiz tutarak ve temiz su içerek de epifiz bezimizi aktif hale getirebiliriz.

Epifiz bezinin psişik farkındalığı artırmak için güneş kadar serotonin hormonuna da ihtiyacı vardır. Serotonin de beyin uykudayken üretilen bir hormondur, dolayısı ile karanlık bir odada uyumanın da epifiz bezi için çok besleyici olacağını söyleyebiliriz. Serotonin üreten gıdalar ise badem, muz, acı biber, pirinç, patates ve börülcedir. Bunların tüketilmesi de epifiz bezi için besleyici olabilir.

Ayrıca:

Mavi Tırpana Balığı Yağı
MSM; metilsülfonilmetan (Rahat edebileceğiniz bir dozla başlayın ve günde 7000 – 10,000 mg a kadar artırın. Genel toksin giderme, ayrıca saç, deri, tırnak, kemik oluşumu için çok güçlü).
Sitrik asit (Limon işe yarıyor. Sadece sitrik asit de alabilirsiniz) Sarımsak (Günde yarım diş alın, rendeleyip elma sirkesi veya taze limon suyuna koyarsanız kokusu gider.)
Elma sirkesi (Malik asit içerir.)
Güneşe bakmak (Güneş doğarken ilk 14 dakika ve batarken son 15 dakika güneşe bakın)
Thoh’u seslendirin (Toooo okunur, üç kez seslendirin, 24 saat bekleyin, tekrar üç kez seslendirin, yine 24 saat bekleyip tekrarlayın. Bu çok güçlüdür).

Not: Epifiz bezi üçüncü göz ile ilişkilendirildiğine göre, düzenli imajinasyon- tahayyül çalışmalarında bulunulmanında faydalı olacağı düşünülmelidir.
Epifiz bezinin temizlenmesi ile ilgili şu videoyu hararetle öneririm:

DMT içeren bitkilerden faydalanmanın en geçerli yolu olan bitki karışımları ve bunlar içinde en çok bilineni meşhur Ayhuasca çayı.
Ayhuasca (Yaje) :

Her ne kadar yerliler arasında asil mantığının bağırsak parazitlerini temizlemek olduğu iddia edilse de ruhun vucuttan ayrılıp yükselmesini sağlayan – bir nevi ölüm – ve uyanık rüyalar görülmesine neden olan halusinojenik etkisi bu çayın popüler kullanımına neden olmuştur.

Ayahuasca etkisi di metil triptaminin (dmt) beyne girişiyle birlikte başlar. Etkileri 6-12 saat arasında geçmekle birlikte kişiyi günlerce etkisi altında tutabilir. Bir haftada bir kereden fazla alınması sakıncalı olabilir.

Yaje (ya da Ayahuasca) içeceği aslında çoğunlukla Amazon bölgesinde yetişen ve oradaki topluluklar tarafından kullanılan bir çeşit sarmaşığın adı aynı zamanda. Fakat içeceğin kendisi sadece yaje’den ibaret değil ve her taita (şamanlara verilen isim) kendine özgü bir tarif kullanıyor. Şamanlar geleneksel olarak bunu tedavi amacıyla kullanıyor olsalar da aynı zamanda büyü amaçlı kullanıldığı da oluyor. Büyüler de tabi ki kazanılan görü yeteneği merkezi konumda; taita bu sayede hastalıkların sebeplerini ruhlar (bizim bildiğimiz ruhlardan farklı) aracılığı ile öğrenebiliyor ve bunları dışarı çıkartabiliyor

Amazon bölgesindeki yerliler için bu karışımı hazırlamak problem olmuyor, zira her şey önlerinde. Sarmaşıktan önemli bir kısım, başka bitkilerle karıştırılıp suda bir gün boyunca kaynatılıyor. Kullanılan malzeme çok olduğundan bunu başka bir yerde hazırlamak oldukça zor. Kaynatılmış yaje gece olana kadar bekletiliyor. Geceyi beklemenin sebebi ruhların gece olduğunda uyanmaları. Gerçekleşen ritüel de bu ruhlarla saygıda kusur etmeden iletişim kurmak üzerine kurulu.

Bugün bir çok bitki ayahuasca analoğu olarak bilinmektedir. Bunlardan en önemlisi peganum ve mimosa türlerinden elde edilir. Peganum harmala (Üzerlik) tohumları harmala alkoloidlerini bol miktarda içerir. Bunun yanında bir çok mimosa türü bol miktarda dmt içerir. Bu iki bitki ile kolayca ayahuasca analoğu bir içecek hazırlanabilir. Ama araştırdığım ve bildiğim örnekler kadarıyla bu içeceği ön hazırlıksız ve tek başına içmek biraz deli cesareti istiyor.

Burada hemen bir not düşeyim; Peru amazonlarına özgü bu bitkiyi elbette bizim topraklarımızda bulmak imkansız. Ancak şanslı olduğumuzu düşündüğüm bir nokta; bu bitkinin özelliği, yüksek miktarda dmt içermesi ve en yüksek dmt içeren bitkilerin başında da phalaris arundinacea (yem kanyaşı) geliyor. Yani ülkemizde ki hemen her bataklık, göl veya serin nemli ortamların bitkisi.
onunla birlikte kullanılabilecek olan ikincil bitki ise Peganum harmala (Üzerlik) tohumu, onuda her yerde bulmak mümkün.

kollodial  altin ve kollodial gümüs

Kolloidal Altın Suyu

Kolloidal altın suyu, eski çağlarda hayat iksiri olarak tanımlanmıştır. Nanoaltın olarak da bilinen kolloidal altın, genel olarak suyun içinde olan ve çok küçük altın parçacıkları süspansiyonudur. Kolloidal altın sentezi eski çağlardan beri bilinmektedir. Sağlıklı yaşamın iksiri olarak bilinen kolloidal altın sentezi, çok farklı alanlarda kullanılmaktadır. kolloidal altın, romatoid artrit hastalığının tedavisinde başarılı bir şekilde kullanıldığı bilinmektedir. Yapılan bir deneyde de kolloidal altın, mikrodalga ile birlikte kullanılarak Alzheimer hastalığı ile ilintili plak ve beta-amiloid fibrillerin imha edilebildiği ortaya çıkmıştır. Kanser araştırmalarında da kolloidal altından yararlanılmaya başlanmaktadır. Kanserli hücreleri yok etmek için altın taneciklerden de yararlanılabileceği belirtilmektedir. Bu su dişçilikte ve biyomedikalde kullanılmaktadır. Altın, eki Hint ve Mısır uygarlıklarında sağlık malzemeleri imalatında, eski Çinââ‚â„¢de ise özellikle çiçek hastalıklarında, deri ülserlerinde ve kızamık hastalığının tedavisinde kullanılmıştır. Kolloidal altın, tıp alanında genellikle romatizmal eklem iltihapları, kulak, göz ve karaciğer hastalıkları, yorgunluk ve depresyon tedavilerinde kullanılmaktadır. Kanser hastalığının tedavisinde çalışmalar sürmekle birlikte dış onarımımda da kolloidal altın kullanımı devam etmektedir. Kolloidal altın anti kanserdir. Özellikle nanoteknoloji ile hazırlanan ilaçlı altın kapsülleri, kanserli hücreye kızılötesi ışınlarla birlikte gönderilmektedir. Radioctive altının kanser tedavisinde yıllardan beri kullanıldığı bilinmektedir. Dünya genelindeki araştırma grupları, bir dizi yeni antikanser tedavileri geliştirmeye çalışmaktadır. Bunun için kolloidal altından yararlanılmaktadır. Altının prostat kanseri tedavisinde, prostatın hangi aşamada olduğunu tespit edilmesi için kullanılmaktadır. Bu hastalıkta hekimler pirinç tanesi kadar bir altın kullanarak tedavi süresi boşunca hastanın prostatındaki son durumu tam olarak belirleyebilmektedir.

Altın X Işınlarını Geçirmez

Son derece yoğun olan altın, X ışınlarını geçirmemektedir. Prostatın çevresine bu tanecikler yerleştirilmesi sonucu hekimlerin tedaviye daha etkin bir biçimde odaklanmalarını sağlamaktadır. Atının bu gelişmiş hassasiyeti, ışın tedavisi için belirlenmiş olana çok aha duyarlı bir radyasyon dozunun uygulanmasına olarak sağlamaktadır. Bu kanser ilaçları altın partiküllerine tutunmakta, sonrasında da vücutta yer alan tümörleri tespit ederek onlara tutunmaktadır. Normal kemoterapi tedavisinin hastalıklı hücrelerle birlikte sağlıklı hücreleri de öldürmektedir. Oysa bu yöntem, yalnızca kanserli hücreleri hedef almaktadır. Kolloidal altın suyu, kanser tedavisinde ilaç olarak kullanılmaya başlanacağı belirtilmektedir. Singapur Üniversitesiââ‚â„¢ndeki araştırma grubu, kanser tedavisi sırasında ilaç olarak kullanılmak için altın bileşiğinin patentini almıştır. Bu bileşiğin içindeki nano kapsülde ilaç molekülü vardır ve bu kapsülün ölçüsü, metrenin 50 milyarda bir büyüklüğündedir. Bu kadar küçük nano kapsül kaser hücrelerini yok etmeyi başarmıştır. Kolloidal altın, romatoid artrit adı verilen eklem iltihabında da kullanılmaktadır. 1929 yılında Fransız Jacques Forestier, altın komplekslerinin arterit tedavisinde yararı bulunduğu yönünde bir açıklama yapmıştı. Daha sonraki yıllarda da batıda altın kullanılmaya başlanmıştır. Altın ve altın bileşiklerinin yanmayı ve tahrişi önlediği bilinmektedir ve bu özelliği nedeniyle de römatolojistler tarafından eklem iltihabı tedavisinde uygulanmaktadır. Altın ampul ve hap şeklinde iki farklı şekilde uygulanmaktaydı. Ampul halinde kasların arasına enjekte edilen saf altın, bükülmeme gibi problemlerde ağrı ve açıya iyi gelmekte ve hastalara uzun süren bir rahatlık sağlamaktaydı. Ancak bu yöntemin böbrek, kan ve deride sıkıntılara yol açmaktadır ve bu nedenle son çare olarak uygulanmaktaydı. Günümüzde ise Amerika ve Danimarkaââ‚â„¢da yapılan araştırmalarda uygulamanın yan etkileri azaltılmış ve bu sayede eklem iltihaplarından şikayet eden hastalan daha düşük maliyetlerle sağlıklarına kavuşabilmektedir. Kolloidal altından meydana gelen ilaçlar romatizmal eklem ağrılarını azaltan ilaç grubu olarak tanınmaktadır. DMARD’S olarak bilinen bu ilaçlar, eklem yerlerinin şişkinliği tedavisinde ve ağrı kesici olarak kullanılmaktadır. Altının, kıkırdak ve kemikte meydana gelen hasarları da azaltacağı tahmin edilmektedir.

Romatizma ve Tüberküloz Tedavisinde Kullanılmıştır

Atın tuzları, eski çağlarda romatizma ve tüberküloz gibi hastalıkların tedavisinde uygulanmıştır. Altın suyunun tıpta kullanılmasına tıpta krizoterapi adı verilmektedir ve eski çağlarda da bu adla anılmıştır. Bu terim günümüzde de bazı hastalıkların tuzla tedavi edilmesi işleminde kullanılmaktadır.Altınlı ilaçlarda iki çeşit altın tuzu kullanılmaktadır. Bunlar, altın sodyum timomalat ve altın tioglukozdur. Bu imi ilaç, eğne ile kas içine enjekte edilmektedir. İlaçların eklemlerde bulunan iltihapları önemli oranda giderdiği ve bozuklukların ortaya çıkmasını önlediği bilinmektedir. Altın suyu, implantlarda da kullanılmaktadır. Orta kulak altın implantta yüzde 9,99 saf altın kullanılmaktadır. Ayrıca altın kaplı stentlerin kalp pilleri ve kalp rahatsızlıklarının tedavisinde kullanılmaktadır. Altın kaplı stentler, zayıf kan damarlarını desteklemektedir. Çok sayıda cerrahın X-ray ışını altında çok daha iyi görülebildiği için altın kaplı stent kullanmaktadır. Altının bakteri üremesine karşı yüksek direnç göstermektedir ve bu nedenle kulak içi gibi enfeksiyon riski bulunan yerlerdeki implantlarda kullanılacak madde olarak seçilmektedir. Yüz felci geçiren hastalarda sık olarak rastlanabilen ve tedavi edilmediğinde göz kaybına neden olabilen kapak sorunlarına altın plaka çare olmaktadır. Yüksek saflığa sahip altın, yüz felci geçirenlerde üst göz kapağı implantındaki malzeme olarak kullanılmaktadır. Kolloidal altın suyu, hızlı yani rapid testlerde kullanılan bir materyaldir. Bu testin kullanım alanlarında tüp bebek, gebelik testi, tümör oluşumu, alerji, toskiloji ile çevresel ve tarımsal kullanımı bulunmaktadır. Tıbbi cihazların elektronik parçalarında altın kullanıldığı bilinmektedir. Çünkü altın dayanıklı bir madendir. Yakın geçmişe kadar gerçekleştirilen altın diş uygulaması da altının biyolojik yapıla en üst seviyede uyum sağlaması ile ilgilidir. 3 bin yıldır dişçilikte kullanılan altın, kolay şekil almakta ve bozulmaya karşı direnç göstermektedir. Bu nedenle binlerce yıldır dişçilikte kullanılmıştır.

Altın Biyolojik Olarak Uyumludur

Kolloidal altın suyu biyolojik olarak da uyumludur. İnsan vücudunda herhangi bir sorun meydana getirmemektedir. Altın vücuda yerleştirildiğinde zararlı bir etkisi bulunmamaktadır. Bu nedenle diş dolgusu ve diş köprülerinde güvenli bir şekilde kullanılmaktadır. Ayrıca atın parçacıklarının da milimetrenin milyonda biri büyüklüğe sahip olan nano parçacıkları keşfedilmiştir. Bunun ardından uzmanlar küçük altın parçacıklarını farklı ebatlarda üretilmesini başarmışlardır. Çeşitli aşamalardan geçen altın, pembe ve maviye çalan bir karışım haline dönüşmektedir. Ebatları farklı olan çubukların ışığı eritebildiği belirtilirken, büyüklüklerine bağlı olarak hangi rengi emmesi gerektiği de belirlenebilmektedir. Neno altın çubukları, özellikle prostat kanserinin erken teşhisine yardımcı olacağı belirtiliyor. Altın çubuklarının ışığı emme özelliğinin kanserin eken teşhisinde kullanılabileceği vurgulanmaktadır. Teşhis için hastaya önce bir miktar nano altın çubuğunun yer aldığı karışım verilmektedir. Altın çubukları vücuttaki kanser hücrelerini tespit etmekte ve hücre duvarına yapışmaktadır. Uzmanlar sonrasında düşük seviyedeki bir lazer kullanarak kanserli dokuya ışın yollamaktadır. Lazerin yolladığı ışının parçacıklar tarafından emildiği sonrasında da bu parçacıkların ses ve ısı çıkardıkları belirtilmektedir. Bir detektör aracılığıyla ses ve ısının sinyale dönüştüğü, bu sinyalle de kanserli hücrenin bugüne kadar olmadığı bir şekilde net olarak ortaya çıktığı söylenmektedir. Bu yöntemde cildin çok daha derinlerine nüfus edilebildiği, bu sayede derinlerdeki tümör türlerinin de belirlenebilmesi mümkün olabilmektedir. Bu arada çok küçük altın parçacıkları ve infrared ışığından meydana gelen tedavi yöntemi de uygulanabilmektedir. Bu yöntemde birden fazla ilaç yüklenmiş bir kapsül, kan damarlarında dolaşırken, hastalıklı bölgeye geldiğinde yükünü bırakmakta, daha sonda da ikinci ilacı bırakmak için diğer hastalıklı bölgeye hareket etmektedir. Ancak ilaç yüklerinin ne zaman bırakılması gerektiğinin kapsüle önceden yüklenmesi gereklidir. Bu konuyla ilgili geliştirilen yeni teknikte ise taşıdığı ilacı kaplayan farklı şekillere sahip altının infrared dalga boylarına maruz kaldığında erimekte ve bu sayede ilacın ortaya çıkmasını sağlamaktadır. uygulanan bu yöntemde ilacın bırakılma zamanı dışarıdan kontrol edilebilmektedir. Bu sayede zamanlama sorunu tam anlamıyla ortadan kalkmış olmaktadır. Yeni yöntemin aynı anda iki ölümcül hastalığa yakalanmış bir kişinin aynı seansta tedavi edilebilmesinin önünün açılacağı belirtilmektedir. Örneğin hem AIDS hem de kanser hastası olan bir kişinin tek seansta tedavi edilebilme imkanının elde edileceği vurgulanmaktadır.

Bilim Altın Yenilmesini Tavsiye Etmektedir

Kolloidal altın suyu yiyecek ve içecekte de kullanılabilmektedir. Altının yemenin pek güvenli olmadığı söylense de bilim insanlarının her gün 0,2 gram altın yenilebileceğini belirtmektedir. Bu kadar altının vücuttaki toksinleri atacağını ifade eren bilim insanları, bu nedenle yenilen bu altının yaralı olduğunu söylemektedir. Altının, başta Amerika ve Avrupa olmak üzere birçok kıtada tüketildiği bilinmektedir. Altının yemekte dekoratif amaçla da kullanıldığı da bilinen bir gerçektir. Osmanlı İmparatorluğuââ‚â„¢nun en önemli padişahlarından biri olarak kabul edilen ve dünyadaki diğer ülkeler tarafından da onaylanan Kanuni Sultan Süleyman’ın yemeklerinde altın yediği öne sürülmekte hatta Viyana seferinde tavuk yemeklerinin üzerine altın tozu döktüğü vurgulanmaktadır.

KOLLOİDAL ALTIN

Nanoparticles / Nanoparçacıklar / Kolloidal altın
Manyetik-nanotanecik teknolojisi biyosensörlere çağ atlatabilir, nanoparçacıklarla kanseri önceden teşhis edecek
Dikkat bu döküman birden fazla kaynak içeriyordur.
Kolloidal altın, nanoaltın olarak da bilinir, sıvı (genelde su) içinde mikrometre-altı büyüklükte altın tanecikleri süspansiyonudur (yani kolloididir). Sıvının rengi genelde parlak kırmızı (100 nm’den küçük tanecikler için) veya pis sarı renklidir (daha büyük tanecikler için).[1][2]

Eski çağlardan beri varlığı bilinen kolloidal altın sentezi önceleri cam renklendirmede kullanılırdı.[3] Kolloidal altının modern bilimsel incelemesi Michael Faraday’ın 1850’lerdeki çalışması ile başladı.[4][5] Altın nanotaneciklerinin kendilerine has optik,elektronik ve moleküler tanıma özellikleri nedeniyle bunlar aktif bir araştırma konusudur, uygulama alanları elektron mikroskopisi, elektronik, nanoteknoloji, malzeme bilimi gibi alanlardadır.[6][7]

Kolloidal altın nanotaneciklerinin özellikleri ve uygulamaları onların şekillerine bağlıdır. Örneğin çubuk şekilli taneciklerin hem yanlamasına hem de boylamasına ışık soğururlar; şeklin anizotropisi taneciklerin özbirleşmesine (İng. self assembly) etki eder

Sentez
Genelde altın nanotanecikleri sentezi, sıvı içinde, kloroaurik asit (H[AuCl4])’in indirgenmesi yoluyla yapılır, ama daha ileri ve hassas yöntemler de mevcuttur. H[AuCl4] çözüldükten sonra çözelti hızla karıştırılırken bir indirgen eklenir. Bunun etkisiyle Au3+ iyonları nötür altın atomlarına indirgenir. Bu altın atomlarından gittikçe artan sayıda oluştukça çözelti süperdoyumlu hale gelir ve altın, nanometre-altı boyutlu tanecikler olarak çökelmeye başlar. Oluşan altın atomları mevcut taneciklere yapışır ve çözelti yeterince hızlı karıştırılırsa oluşan tanecikler oldukça üniform büyüklükte olur.

Tanecikler öbekleşmesini (aggeregatıon) engellemek için, nanotanecikler yapışan bir çeşit stabilizör ajan genelde eklenir. Tanecikler çeşitli organik ligandlarla fonksiyonalize edilip (ornatılıp) özel işlevleri olan organik-inorganik hibritler yaratılabilir.[4] Nanoaltın lazer aşındırması (laser ablation) ile de sentezlenebilir.

Turkevich yöntemi
J. Turkevich ve çalışma arkadaşları tarafından 1951’de keşfedilen[9][10] ve 1970’lerde G. Frens tarafından geliştirilen yöntem, en basit olanıdır. Genelde suda süspansiyon halinde olan, nispeten eşdağılımlı (monodisperse), 10-20 nm çapında küresel altın tanecikler oluşturmak için kullanılır. Daha büyük tanecikler de oluşturulabilir ama bunun bedeli monodispersite ve şekilden kayıp vermektir. Az miktarda sıcak kloraurik asit ile az miktarda sodyum sitratın tepkimesi söz konusudur. Kolloidal altın oluşmasının nedeni, sitrat iyonlarının altın taneciklerinin birbirine yapışmasına engel olmasıdır.

Turkevich tepkimesinde küresel altın taneciklerinin oluşması sırasında, geçici ara ürünler olarak yaygın altın nanotellerden oluşan bir ağ oluşur. Solüsyonun yakut kırmızısı bir renk almadan önceki koyu görünüşünün nedeni bu altın nanotellerdir.

Daha büyük tanecikler oluşturmak için daha az sodyum sitrat eklenmelidir (0,05% oranına kadar azaltılabilir, daha azı tüm altını indirgemeye yetmez). Sodyum sitrat miktarındaki azalma taneciklerin stabilizasyonu için mevcut sitrat iyonu miktarını azaltır, böylece küçük tanecikler öbekleşerek daha büyük tanecikler oluşur (ta ki, tüm taneciklerin toplam yüzey alanı mevcut sitratlar tarafından kaplanacak kadar azalır).

Brust yöntemi
Bu yöntem Brust ve Schiffrin tarrafından 1990’larda keşfedilmiştir.[14] ve toluen gibi suyla karışmayan organik sıvılar içinde altın naotanecikleri üretmekte kullanılabilir. Kloroaurik asit solüsyonu, tolüen içinde tetraoktilammonyum bromür (TOAB) çözeltisi ve sodyum borohidrür(NaBH) ile reaksiyonu yapılır. TOAB hem faz transfer katalizörü hem de stabilizör ajandır, NaBH ise indirgeyici ajandır. Altın nanotanecikler 5-ââ‚Å“6 nm.[15] boyunda olur.

TOAB altın taneciklere sıkıca bağlanmaz, dolayısıyla çözelti iki hafta boyunca yavaş yavaş çökelir. Buna engel olmak için bir tiyol (özellikle alkantiyoller) gibi daha kuvvetli bir bağlayıcı ajan eklenebilir. Bunlar altın ile kovalent bağlanarak kalıcı bir solüsyon oluşturur. Alkantiyol tarafından korunmuş nanoaltın tanecikleri çökeltilip sonra tekrar çözündürülebilir. Saflaştırılmış nanotaneciklerde faz transfer ajanından bir miktar kalmış olabilir, bunun sonucu taneciklerin çözünürlük gibi bazı fiziksel özellikler etkilenebilir. Bu ajanın mümkün olduğu kadar çok bir kısmının giderilmesi için nanotaneciklerin Soxhlet ekstraksiyonu ile daha da saflaştırılması gerekebilir.

Perrault Yöntemi
Perralut ve Chan tarafından 2009’da keşfedilen bu yöntem[16] tohum olarak altın nanotanecik içeren sulu çözeltide HAuCl4’indirgemek için hidrokuinon kullanır. Bu süreç, fotoğraf filim banyosunda kullanılana benzerdir, filim içindeki gümüş tanecikler, üzerlerine indirgenmiş gümüş eklenmesi ile büyür. Benzer şekilde, altın tanecikler hidrokuinon ile etkiyerek iyonik altının kendi yüzeyleri üzerinde indirgenmesini katalizler. Sitrat gibi bir stabilizör taneciklerin kontrollü büyümesini sağlar. Tipik olarak nanotanecik tohumlar sitrat yöntemi ile üretilir. Hidrokuinon yöntemi Frens yöntemini tamamlar,[11][12] çünkü üretilebilen monodispers küresel taneciklerin çeşitliliğini genişletir. Frens yöntemi 12-20 nm tanecikleri için idealdir, hidrokuinon yöntemi ise 30-250 nm tanecikleri üretebilir.

Sonoliz
Altın taneciklerinin deneysel üretiminin bir diğer yöntemi sonolizdir. Ultrasona dayalı bu tür bir işlemde, HAuCl4’nin glukoz ile reaksiyonu olur.[kaynak belirtilmeli] Hidroksil radikalleri ve suyun içindeki kavitelerin çöktüğü olduğu arayüz bölgesinde meydana gelen şekerpiroliz radikalleri indirgeyici ajan olarak etkir. Reaksiyonun ürünü nanoşeritlerdir, bunlar 30 -50 nm genişlikte ve birkaç mikrometre uzunluktadır. Bu şeritler çok esnektir ve 90°’den büyük açılarla eğrilebilirler. Glukoz yerine bir glikoz oligomeri olan siklodekstrinkullanılınca sadece küresel altın tanecikleri meydana gelir; dolayısıyla şerit oluşmasında glukozun rolü olduğu anlamı çıkar.

Tarih
Eski çağlarda Hayat İksiri olarak adlandırılan, altından yapılmış bir iksirin varlığı hakkında çok yazılmıştır. Kolloidal altın Antik Roma döneminde cam boyamak için kullanılırdı, altının konsantrasyonuna bağlı olarak parlak sarı, kırmızı veya leylak rengi elde edilirdi. Hindu Kimyasında da altın, çeşitli iksirler yapmak için kullanılmıştır. 16. yüzyılda simyacı Paracelsus Aurum Potabile (Latince: içilebilir altın) yapmıştır. 17. yüzyılda cam boyama işlemi Andreus Cassius ve Johann Kunchell tarafından geliştirilmiştir. 1842’de John Herschelkolloidal altın kullanılarak resimlerin kağıt üzerine kaydedildiği Chrysotype (Yunanca altın sözcüğünden türetme) adlı bir fotoğrafçılık işlemi icat etmiştir. Paracelsus’un çalışması Michael Faraday’a ilham kaynağı olmuş ve 1857’de ilk saf kolloidal altın örneğini hazırlayıp ona „etkinleştirilmiş altın“ adını vermiştir. Faraday, altın klorür solüsyonunu indirgemek için fosfor kullanmıştır.

Uzun bir süre Cassius’un yakut-renkli altınının bileşimi belli değildi. Hazırlanışı nedeniyle bazı kimyacılar onun bir altın-kalay bileşiği olduğundan şüphelenmişti.[17][18] Bileşiğin renginin altın taneciklerin küçük boyundan kaynaklandığını ilk anlayan Faraday olmuştur.[19]1898’te Richard Adolf Zsigmondy ilk derişik solüsyonda kolloidal altın hazırladı.[20] Ultrasantrifugasyonu icat eden Sevdberg ve küresel tanecikler tarafından ışık saçılımı ve soğrulmasının teorisi geliştiren Mie de kolloidal altın’ın sentez ve özelliklerine ilgi göstermiştir.[8]

Elektron mikroskopisi
Ana madde: immünoaltın işaretlemesi
Kolloidal altın ve onun çeşitli türevleri biyolojik elektron mikroskopisinde en çok kullanılan kontrast ajanlarından olmuştur.[21][22][23][24][25] Kolloidal altın tanecikleri antikor, lektin, süperantijen, glikan, nükleik asit gibi çeşitli geleneksel biyolojik problara bağlanabilir.[26]Farklı boyda tanecikler elektron mikrograflarında kolaylıkla ayırdedilebilir, böylece simültane çoklu işaretleme deneyleri yapılabilir.[27]

Sağlık ve tıbbi uygulamaları
Sıçanlarda romatoid artrit’in tedavisinde kolloidal altın başarılı şekilde kullanılmıştır.[28] İlgili bir çalışmada[29]
In vitro bir deneyde, kolloidal altın ve mikrodalga ışınım birlikte kullanılarak Alzheimer hastalığı ile ilişkili plak ve beta-amiloid fibrillerin imha edilebildiği gösterilmiştir.[30] Altın taneciklerin ışınımla ısıtıldığı benzer uygulamalar hakkında araştırmalar sürmektedir.[31]

İlaç taşıması
Altın nanotanciklerinin Paclitaxel gibi ilaçlar için taşıyıcı olmaları araştırılmaktadır.[32] Hidrofobik ilaçların verilmesi moleküler enkapsülasyon (kapsülleme) gerektirmektedir ve nano-büyüklükte taneciklerin retiküloendotelial sistemden kaçınmakta özellikle verimli oldukları bulunmuştur.

Tümör tespiti
Kanser araştırmasında kolloidal altın tümörleri hedeflemekte ve SERS (Surface Enhanced Raman Spectroscopy) ile onların in vivo tespitinde kullanılabilir. Altın nanotanecikler Raman habercileriyle (reporter) çevrilidir, bunların ışık emisyonu kuantum noktalardan 200 kat parlaktır. Nanotanecikler tiyol-modifiye polietilen glikol (PEG) örtü ile kapsüllendikeri zaman Raman habercilerin stabilize oldukları bulunmuştur. Bu sayede in vivo dolaşım ve uyum sağlanır. Tümör hücrelerini spesifik olarak hedeflemek için PEGlenmiş altın tanecikler bir antikor (veya scFv gibi bir antikor parçası ile) ile konjüge edilir. Antikor, Epidermal büyüme faktörü reseptörü gibi belli kanser tiplerinin hücrelerinde yüksek oranda ifade edilen bir proteine spesifiktir. SERS kullanılarak bu PEGlenmiş altın tanecikleri tümörün yerine tespit etmekte kullanılabilir.[33]

Fototermal ajanlar
Altın nanoçubuklar in vivo uygulamalarda fototermal ajan olarak kullanımı araştırılmaktadır. Altın nanoçubuklar çubuk şekilli nanotaneciklerdir, biçimlerinin ışığın oranı yüzey plasmon resonans (Surface Plasmone Resonance, SPR) bandını ayarlar. SPR’deki toplam ışık sönümü soğurma ve saçılımdan meydana gelir. Küçük eksen çaplı nanoçubuklar (~10 nm) için soğurma baskındır, daha uzun eksen çaplı (>35 nm) çubuklar saçılım baskındır. Dolayısıyla, in-vivo uygulamalarda küçük çaplı altın çubuklar yakın kızıl ötesi ışık için fototermal dönüştürücü olarak kullanılırlar, yüksek soğurma ara kesitleri nedeniyle.[kaynak belirtilmeli] Yakın kızılötesi ışık, insan derisi ve dokuları içinden kolaylıkla geçtiği için, bu nanoçubuklar kanser ve diğer hedefler için aşındırma (ablation) bileşikleri olarak kullanılabilirler.Polimerlerle kaplandıkları zaman altın nanoçubuklarının dolaşım sisteminde 15 saatlik bir yarı ömürle kalabildikleri bulunmuştur.[kaynak belirtilmeli]

Kaynakça
^ Bernhard Wessling, Conductive Polymer / Solvent Systems: Solutions or Dispersions?, 1996 (on-line here)
^ University of Edinburgh School of Physics: Colloids (mentions Elixir of Life)
^ Murphy CJ, Gole AM, Stone JW, et al. (2008). „Gold nanoparticles in biology: beyond toxicity to cellular imaging“. Acc. Chem. Res.41: 1721-30. doi:10.1021/ar800035u. PMID 18712884.
^ a b V. R. Reddy, „Gold Nanoparticles: Synthesis and Applications“ 2006, 1791, and references therein
^ Michael Faraday, Philosophical Transactions of the Royal Society, London, 1857
^ Paul Mulvaney, University of Melbourne, The beauty and elegance of Nanocrystals, Use since Roman times
^ C. N. Ramachandra Rao, Giridhar U. Kulkarni, P. John Thomasa, Peter P. Edwards, Metal nanoparticles and their assemblies, Chem. Soc. Rev., 2000, 29, 27-35. (on-line here; mentions Cassius and Kunchel)
^ a b Sharma, Vivek; Park, Kyoungweon; Srinivasarao, Mohan (2009). „Colloidal dispersion of gold nanorods: Historical background, optical properties, seed-mediated synthesis, shape separation and self-assembly“. Material Science and Engineering Reports 65 (1-3): 1-38. doi:10.1016/j.mser.2009.02.002.
^ J. Turkevich, P. C. Stevenson, J. Hillier, „A study of the nucleation and growth processes in the synthesis of colloidal gold“, Discuss. Faraday. Soc. 1951, 11, 55-75.
^ J. Kimling, M. Maier, B. Okenve, V. Kotaidis, H. Ballot, A. Plech, „Turkevich Method for Gold Nanoparticle Synthesis Revisited“, J. Phys. Chem. B 2006, 110, 15700-15707.
^ a b G. Frens, „Particle size and sol stability in metal colloids“, Colloid & Polymer Science 1972, 250, 736-741.
^ a b G. Frens, „Controlled nucleation for the regulation of the particle size in monodisperse gold suspensions“, Nature (London), Phys. Sci. 1973, 241, 20-22.
^ BK Pong et al. J. Phys. Chem. C, 111 (17), 6281 -6287, 2007. New Insights on the Nanoparticle Growth Mechanism in the Citrate Reduction of Gold(III) Salt: Formation of the Au Nanowire Intermediate and Its Nonlinear Optical Properties
^ M. Brust; M. Walker; D. Bethell; D. J. Schiffrin; R. Whyman (1994). „Synthesis of Thiol-derivatised Gold Nanoparticles in a Two-phase Liquid-Liquid System“. Chem. Commun.: 801. doi:10.1039/C39940000801.
^ Manna, A.; Chen, P.; Akiyama, H.; Wei, T.; Tamada, K.; Knoll, W. (2003). „Optimized Photoisomerization on Gold Nanoparticles Capped by Unsymmetrical Azobenzene Disulfides“. Chem. Mater. 15 (1): 2028. doi:10.1021/cm0207696.
^ S.D. Perrault; W.C.W. Chan (2009). „Synthesis and Surface Modification of Highly Monodispersed, Spherical Gold Nanoparticles of 50-200 nm“. J. Am. Chem. Soc. 131: 17042. doi:10.1021/ja907069u.
^ Gay-Lussac (1832). „Ueber den Cassius’schen Goldpurpur“. Annalen der Physik 101 (8): 630. doi:10.1002/andp.18321010809.
^ Berzelius, J. J. (1831). „Ueber den Cassius‘ schen Goldpurpur“. Annalen der Physik 98 (6): 306-308.doi:10.1002/andp.18310980613.
^ Faraday, M. (1857). „Experimental Relations of Gold (and Other Metals) to Light,“. Philos. Trans. R. Soc. London 147: 145.doi:10.1098/rstl.1857.0011.
^ Zsigmondy, Richard (December 11, 1926). „Properties of colloids“. Nobel Foundation. Erişim tarihi: 2009-01-23.
^ „Colloidal gold, a useful marker for transmission and scanning electron microscopy“ by M Horisberger and J Rosset
Journal of Histochemistry and Cytochemistry Volume 25, Issue 4, pp. 295-305, 04/01/1977
[1]
^ Electron Microscopy, 2nd Edition, by John J. Bozzola, Jones & Bartlett Publishers; 2 Sub edition (October 1998) ISBN 0763701920
^ Practical Electron Microscopy: A Beginner’s Illustrated Guide, by Elaine Evelyn Hunter. Cambridge University Press; 2nd edition (September 24, 1993) ISBN 0521385393
^ Electron Microscopy: Methods and Protocols (Methods in Molecular Biology), by John Kuo (Editor). Humana Press; 2nd edition (February 27, 2007) ISBN 1588295737
^ „Staphylococcal protein a bound to colloidal gold: A useful reagent to label antigen-antibody sites in electron microscopy“, by Egidio L Romanoa and Mirtha Romanoa. Immunochemistry Volume 14, Issues 9-10, September-October 1977, Pages 711-715, doi:10.1016/0019-2791(77)90146-X
^ Simultaneous visualization of chromosome bands and hybridization signal using colloidal-gold labeling in electron microscopy [2]
^ Double labeling with colloidal gold particles of different sizes
^ Amelioration of collagen-induced arthritis in rats by nanogold.
^ Two years follow-up study of the pain-relieving effect of gold bead implantation in dogs with hip-joint arthritis.
^ Gold is newest weapon in battle against Alzheimer’s
^ Therapeutic possibilities of plasmonically heated gold nanoparticles.
^ Paclitaxel-Functionalized Gold Nanoparticles Jacob D. Gibson, Bishnu P. Khanal, and Eugene R. Zubarev J. Am. Chem. Soc. 2007, 129, 11653-11661 DOI:10.1021/ja075181k
^ Qian, Ximei. „In vivo tumor targeting and spectroscopic detection with surface-enhanced Raman nanoparticle tags.“ Nature Biotechnology. 2008. Vol 26 No 1.

K:Wiki

* * * * * * * * * *
Elde tutulabilir biyosensörler ve teşhis cihazları, ferromanyetik demir oksit nanoparçacıklarının kullanımının gelişmesiyle beraber (manyetik nanotaneler olarak da bilinirler) ileriye doğru büyük adımlar atmaktadır. Oregon Eyalet Üniversitesi (OSU) bilim adamlarına göre, bu nanotanelerin kullanımıyla cihazlar küçük, hızlı, üretimi ucuz ve daha doğru sonuçlar veren hale gelebilirler.

Günümüzdeki mikro akışlı kimyasal assay sistemleri hakkında OSU grubu yaptığı değerlendirmede “ Pahalı ekipman gerektiriyor, uzman personel ve gelişmiş laboratuarla ancak kullanılabilir“ diyor. Yeni sistemde ise ferromanyetik demir oksit nanopartikülleri (bildiğimiz demir pasının küçük tanecikleri) biyokimyasal problara eklenebilecek. Özel kimyasallarla karşılaştığında ortaya çıkan nanoparçacıkların ferromanyetik titreşimi (rezonans) elektronik olarak bir bilgisayar tespit cihazına taşınabilir, böylece kimyasalların varlığı anlaşılabilir.
Araştırmacılar suda, havada ince bir film tabakaya veya karışık işlemlere ihtiyaç duymadan herşeyin bu teknolojiyle tespit edilebileceğini öngörüyorlar.

„Kullandığımız parçacıklar şu an yaygın olarak kullanılan teşhis testlerindekilerden 1000 kat daha küçük ve böylece cihaz taşınabilir olacak kadar küçülüyor“ diyor takım lideri Prof. Vincent Remcho. “ Önemli olmasının yanında bu nanoparçacıklar demirden yapılmış. Bu nedenle manyetik ve elektronik işlemleri uygulanarak cihazlar ayrıca bilgiye ulaşmamızı sağlayan sinyal verme aletine dönüştürülebilir“.

Bu cihazın mümkün olan kullanım alanları ise; anti-terör, su iyileştirilmesi (arıtım), çevresel takip, kargo şüphelileri tespiti, biyomedikal uygulamalar (tıpta), ilaç testleri ve gıda güvenliği. Teknolojinin temel kullanılabilirliği deneylerle kanıtlanmış durumda , bilim adamları şu an ise kullanım alanlarına uygun hale getirmeye çalışıyorlar sistemi.

* * * * *
Google, nanoparçacıklarla kanseri önceden teşhis edecek
Wall Street Journal’ın düzenlediği bir etkinlikte geleceğe dair planlarını açıklayanGoogle, önümüzdeki yıllar içerisinde nanoparçacıklar yardımıyla insan kanını analiz ederek sağlık sorunlarını tespit edebileceklerini açıkladı.Teknolojiye olduğu kadar sağlık cephesinde de önemli yatırımlarda bulunan Google, hayat standartlarını arttırma adına çalışmalarını sürdürüyor. Öyle ki kısa süre önce düzenlenen konferansta konuşan GoogleX Lab’ın Yaşam Bilimleri departman yöneticilerinden Andrew Conrad, gelecekte nanoparçacıklar yardımıyla kan tahlili yaparak başta kanser olmak üzere hastalıklara erken teşhis konmasını kolaylaştırmak istediklerini açıkladı. Hapların içerisine yerleştirilecek nano tanecikler hücrelere bağlanarak vücuttaki düzensizlikleri belirleyecek ve elde edilen bulguları taşınabilir bir cihazda depolayarak doktorlarla paylaşacak. Şimdilik çağın ötesinde bir fikir ileri sürdüklerinin farkında olduklarını belirten Conrad doğru yatırım, yenilikçi fikir ve teknoloji üçgeniyle hayallerin gerçeğe dönüştürülebileceğini ifade ediyor.

* * * * * * *

Massachusetts Institute of Technology (MIT) mensubu bilim insanları tarafından geliştirilen yeni bir yöntem, ilaçların emilimini daha etkin getirme potansiyeline sahip. İsviçre’deki École Polytechnique Fédérale de Lausanne (EPFL) ile ortaklaşa yürütülen çalışma kapsamında, özel maddelerle kaplanmış altın nanotaneciklerinin, hücre zarına zarar vermeden hücreye girebildiğini ve ilaçları çok daha etkin biçimde hücre içine ulaştırabildiğini keşfettiler.

Nanotaneciklerin üzerindeki kaplama maddesinin özellikleri değiştirilerek, belirli bir hücre türünün hedeflenmesi de mümkün oluyor. Örneğin kanser hastalarında, ilacın sağlıklı hücrelere değil, kanser hücrelerine ulaşması sağlanabiliyor. Böyle bir yöntem sayesinde, kanser ilaçlarının güçlü yan etkileri kat kat azaltılabilecek.

Araştırmayı yürüten ekibin başında yer alan Reid Van Lehn ve Maria Ricci, henüz çalışmalarının başında olduklarını, ancak altın nanotaneciklerinin tıbbi uygulamalarda büyük potansiyel taşıdığını bildiriyorlar. Bu tür uygulamaların artmasıyla, farmakoloji sektöründe kullanılan altın miktarının artması da kaçınılmaz olacak.

* * * * * *
ÖZET
Nanopartikül: Geleceğin korkulu rüyası
Nanoteknoloji 1-100 nanometre uzunluktaki partiküllerin kullanıldığı fizik, kimya, elektronik, enerji üretimi, biyoloji, tıp gibi geniş uygulama alanları bulunan yeni bir bilim dalıdır. Her yeni teknolojide olduğu gibi, bu teknoloji ve ürünlerinin de çevre ve sağlık üzerindeki etkileri merak edilmektedir. Nanopartiküllerin insan vücudunda en önemli giriş ve hedef organı akciğerlerdir. Bu derlemede nanopartiküllerin başta solunum sistemi olmak üzere canlılar üzerindeki muhtemel olumsuz etkileri literatür eşliğinde tartışılacaktır.
Anahtar Kelimeler: Nanoteknoloji, nanopartikül, akciğer toksisitesi.
SUMMARY
Nanoparticle: a nightmare for the future
Department of Chest Diseases, Faculty of Medicine, Cumhuriyet University, Sivas, Turkey.
Nanotechnology is a new discipline where 1-100 nanometers long particles are used, with an extensive field of application including physics, chemistry, electronics, energy production, biology, and medicine. Just as in every innovation, the effects of this technology and its products on environment and health are wondered. Lungs are the major port of entry and target of the nanoparticles in human body. This review will discuss, in the light of the literature, the possible adverse effects of nanoparticles on living beings and especially on respiratory system.
Key Words: Nanotechnology, nanoparticle, pulmonary toxicity.
Geliş Tarihi/Received: 14/03/2012 – Kabul Ediliş Tarihi/Accepted: 14/03/2012
Nanobilim kavramı ilk kez 1959 yılında Nobel Fizik Ödülü sahibi Richard Feyman tarafından bilim felsefesiyle ilgili bir sohbeti sırasında gündeme getirilmiştir (1). Drexler 1986 yılında moleküler yapıdaki nanoteknolojinin dikkat çekici olanaklarını tartışmaya açmıştır. Zamanla nanoteknolojideki hızlı gelişmeler diğer teknolojik alanlarda olduğu gibi insan ve ekosistem için büyük yararları olduğu kadar önemli zararları olabileceği konusunu da gündeme getirmiştir (2). Son yıllarda nanoteknoloji alanındaki hızlı gelişmeler bu teknoloji ürünlerinin günlük yaşantımıza daha fazla oranda girmesine yol açmaktadır. Bugün itibariyle 1000’den fazla çeşit nanoteknoloji ürününün günlük kullanılan ürünler arasında yerlerini aldığı görülmektedir. Kir tutmaz bebek elbiseleri, leke tutmaz masa örtüleri, su tutmaz-ıslanmaz-kirlenmez boyalar, tıraş losyonları, güneş kremleri, hatta tanı ve tedavi amacıyla yapılan bir takım ilaç-tıbbi uygulamalar bunlardan bazılarıdır. Nanoteknolojiye dayalı ekonominin 2015 yılında 1 trilyon doları aşacağı tahminleri yapılmaktayken, bu beklentinin 3 trilyon doları aşacağı ifade edilmeye başlanmıştır (3,4). Nanoteknolojideki bu akıl almaz hızlı gelişmeler bu teknolojinin özünü oluşturan nanopartiküllere dikkatleri çevirmiş ve ilk deneysel gözlemler bu kuşkuyu haklı çıkaracak boyutlara ulaşmaya başlamıştır. Bu nedenle bu makalede nanoteknolojide kullanılan bazı nanopartiküllerin başta solunum sistemi olmak üzere insan vücuduna muhtemel toksik etkileri tartışılacaktır.
İnsanoğlunun asbest ile yaşadığı acı deneyim „nanopartiküller geleceğin asbesti olabilir mi?“ sorusunu da tıp dünyasında daha fazla sorulur hale getirmiştir. Yirminci yüzyılın başından itibaren sanayide yaygın kullanılmaya başlanan asbestin insan vücudundaki ciddi toksik etkileri ancak 20. yüzyılının sonuna doğru kanıtlanmış ve tüm dünyada yasaklanmaya başlanmıştır. Son 40 yıldır sanayide asbest kullanımı giderek azalmakla birlikte asbestle ilişkili malign mezotelyoma sıklığı artmaya devam etmektedir. Sanayide amfibol kullanımının azalmasına rağmen hastalığın artmaya devam etmesi muhtemel çevresel krizotil ya da başka fiberlerin hastalığın etyolojisinde rol oynayabileceğini akla getirmektedir (5). Bu noktada asbeste benzer lifsel özellikler gösteren bazı nanopartiküllerin bu tür bir etkisinin olup olmadığı in vivo ya da in vitro araştırmalarla irdelenmeye çalışılmıştır.
Nanoteknolojide kullanılan nanopartiküller; „American Society for Testing and Materials (ASTM)“ın standart tanımlamasına göre partikül boyutları iki ya da üç boyutlu olarak 1-100 nm uzunluktaki parçacıklar olarak tanımlanmaktadır (6). Farklı özelliklerine göre farklı sınıflamalar bulunmakla birlikte basit olarak şu şekilde sınıflandırılabilir (7);
1. Karbon bazlı nanopartiküller (fullerenes, çok duvarlı karbon nanotübler vb.),
2. Metal bazlı nanopartiküller (altın kolloidler, nanokabuklar, nanoçubuklar, süperparamagnetik demiroksit nanopartiküller vb.),
3. Yarı iletken bazlı nanopartiküller (kuantum noktaları vb.).
Tıp alanında nanoteknoloji ve nanopartiküller; daha duyarlı analizler sağlamak amacıyla biyomarkır tabanlı proteomik ve genomik teknolojilerde, manyetik rezonans, ultrason, floresan, nükleer ve bilgisayarlı tomografi gibi radyolojik alanlarda moleküler görüntüleme amacıyla, ilaç geliştirme sistemleri, hedefe yönelik tedavi, aşı geliştirilmesi gibi amaçlarla kullanılmaktadır. Bu yaygın ve yararlı kullanım özelliklerinin yanı sıra molekül özellikleri nedeniyle solunum sistemi, kan, santral sinir sistemi, gastrointestinal sistem ve cilt üzerindeki muhtemel toksik etkileri de araştırmalara konu olmuştur (8). Örneğin; elektriksel, mekanik ve termal özellikleri nedeniyle elektronik, bilgisayar ve havacılık endüstrisinde yaygın olarak kullanılan karbon nanotüblerin işlenmemiş formda çok hafif oldukları için havada asılı halde kalıp akciğerlere ulaşma potansiyeli taşıdığı belirlenmiştir (9).
Nanopartiküllerin insan vücudunda en önemli giriş ve hedef organı akciğerlerdir. İnhalasyonla akciğerlere alınan partiküller pariyetal plevraya kadar ulaşır. Kısa boyutlu ya da sarmal yapıdakiler makrofajlar tarafından çevrelenerek yok edilir. Ancak yüksek boy-en oranına sahip nanotübler asbest lifleri gibi stomalar çevresinde birikir. Makrofajlar, bu lifsi yapıları nedeniyle nanotübleri fagosite edemez ve ortama mezotel hücreleri tarafından proinflamatuvar, genotoksik, mitojenik mediatörler salınır (10). Bu sürecin gelişmesinde partikül boyutları özellikle önem taşımaktadır. Partikül boyutu 100 nm’den küçük nanopartiküllerin hava ve sıvıda daha fazla biriktikleri, epitel hücreleri, lenfatikler, kan, sinir sistemi ve sekonder hedef organlara daha fazla geçtikleri, büyük partiküllerin ise karaciğerin eliminasyonu nedeniyle hedef organlara ulaşamadığı ifade edilmektedir (11).
Akciğerlerin nanopartikül maddeleri ve diğer termodegradasyon ürünleri gibi atmosferde kirliliğe yol açan maddelere kolaylıkla maruz kaldığı iyi bilinmektedir. Yanma sonucunda oluşan nanopartiküllerin yol açtığı akciğer hasarının ana mekanizmalarından biri, farklı transkripsiyon faktörlerinin aktivasyonuyla proinflamatuvar protein sentezinin uyarılması ve oluşan oksidatif stresin neden olduğu hasardır (12). Brown ve arkadaşları nanopartiküllerin yüzey alanı ile oksidatif stresin neden olduğu inflamasyon arasında önemli bir korelasyon olduğunu bildirmişlerdir (13). Ayrıca, farklı tip nanopartiküllerin farklı derecelerde inflamatuvar reaksiyonlara yol açtıkları, örneğin; tek duvarlı karbon nanotüblerin akciğerlerde doza bağımlı epiteloid granüloma ve interstisyel inflamasyon oluşturmada diğer nanopartiküllerden daha toksik oldukları saptanmıştır (9). Nanopartiküllerin akciğerlerde granülasyon ve inflamasyon oluşturucu etkileri daha çok hayvanlar üzerinde gösterilmiştir. İnsanlarda da bu muhtemel etkileri doğrulayacak çalışmalara ihtiyaç vardır.
İnhale edilen nanopartiküller farklı mekanizmalarla diğer hedef organlara ulaşmaktadır. Bunlardan biri solunum epiteline ulaşan partikülün önce interstisyuma sonrada kan veya lenfatik dolaşım aracılığıyla sistemik dolaşıma geçmesi şeklindedir. Farelerde intratrakeal uygulanan nanopartiküllerin alveoler epitel hücreleri arasındaki büyük çaplı deliklerden geçerek hava-kan bariyerine ulaştığı ve buradan sistemik dolaşıma geçtiği belirlenmiştir (14). Nemmar ve arkadaşları sağlıklı gönüllüler üzerinde yaptıkları bir araştırmada teknesyum 99M işaretli ultra ince karbon partiküllerin inhalasyon sonrası hızlıca (bir dakika içinde) sistemik dolaşıma geçtiğini göstermişlerdir (15). Nanopartiküllerin gerek solunum sistemi, gerekse diğer sistemler üzerine olan toksik etkilerinin mekanizmasının; inhalasyon sonrası partiküllerin akciğerlere ulaşmasıyla başlayan pulmoner ve sistemik inflamasyon olduğu ileri sürülmüştür. Bu görüşe göre inflamasyon sonucu oluşan pulmoner endotel disfonksiyonu, platelet aktivasyonu, trombotik faktörlerin uyarılması, aterosklerotik plak oluşumu ve rüptürü, vasküler endotelyal disfonksiyon, pulmoner reflekslerin uyarılması, kalp hızında ve ritminde bozulma ve hatta ani kardiyak ölümle sonuçlanabilecek önemli değişikliklerin olabileceği bildirilmiştir (16,17).
Nanopartiküllere daha uzun süreli maruziyetinin olası kronik etkileriyle ilgili çalışmalar daha çok farelerde mezotelyomaya neden olup olmadığı ile ilgilidir. Bu konuda yapılan ilk deneysel araştırmada 76 adet p53 heterozigot fare 19’arlı dört gruba ayrılarak birinci gruba çok duvarlı karbon nanotüb, ikinci gruba crocidolite, üçüncü gruba fullerene maddeleri intraperitoneal olarak uygulanmış, dördüncü grup ise negatif kontrol grubu olarak belirlenmiştir. Çalışma sonucunda birinci gruptaki farelerin %87’sinde 84. günde, ikinci gruptaki farelerin %77.8’inde 25. haftada mezotelyomadan ölüm gerçekleşmiş, üçüncü grupta bir farede piyelonefrit gelişmiş, negatif kontrol grubunda ise herhangi bir patoloji gözlenmemiştir (18). Bu çalışmanın genetik olarak defektli farelerde yapılması tartışma konusu olmuş ve aynı araştırmacılar tarafından bu kez genetiği değiştirilmemiş farelerde benzer bir araştırma gerçekleştirilmiştir. Bu yeni araştırmada yedi fareye çok duvarlı karbon nanotüb, 10 fareye crocidolite, beş fareye karboksimetil selüloz maddeleri intraskrotal olarak enjekte edilmiştir. Elli iki haftalık gözlem süresi sonrası otopsi incelemesi planlanmışken 37-40 hafta sonrası çok duvarlı karbon nanotübün uygulanan yedi fareden altısının yaygın peritoneal mezotelyoma nedeniyle öldüğü gözlenmiştir. Diğer iki gruptaki farelerin herhangi bir patoloji izlenmeden 52 hafta yaşadığı bildirilmiştir (19). Bu iki çalışma ile çok duvarlı karbon nanotübün hem genetik olarak defektli hem de sağlıklı farelerde mezotelyoma gelişimine neden olduğu gösterilmiştir.
Hayvan çalışmaları ve deneysel çalışmalar nanopartiküllerin plevra ve peritona toksik etkileri dışında akciğer hasarı ve diğer toksisitelere de neden olduğunu göstermiştir. Papageorgiou ve arkadaşları kobalt-krom karışımı nanopartiküllerin insan fibroblast doku kültürlerinde mikron boyutlarındaki partiküllerden daha fazla oranda serbest radikaller, DNA hasarı, anöploidi ve sitotoksisiteye neden olduğunu göstermişlerdir (20). Lam ve arkadaşları da intratrakeal yolla karbon nanotüb inhalasyonu uyguladıkları farelerin yedinci ve 90. gün akciğerlerinde yaptıkları histopatolojik incelemelerde doza bağımlı olarak epiteloid granülomların ve interstisyel inflamasyonun geliştiğini, bu histopatolojik değişikliklerin 90. günde daha belirgin olduğunu saptamışlardır (9). Başka bir fare çalışmasında ise farengeal aspirasyon yoluyla uygulanan tek duvarlı karbon nanotüblerin akciğerlerde progresif pulmoner fibrozis, granülomlar ve fonksiyonel pulmoner yetersizliklere neden olduğu gösterilmiştir (21). Daha güncel bir çalışmada Cho ve arkadaşları çinkooksit nanopartikülü intratrakeal olarak farelere inhalasyonla uyguladıklarında fare akciğerlerinin bronkoalveoler sıvı ve histopatolojik incelemelerinde; eozinofili, hava yolu epitel hücre proliferasyonu, goblet hücre hiperplazisi, pulmoner parankimal ve interstisyel fibrozis geliştiğini saptamışlardır (22). Çinkooksit nanopartikül; kozmetik, boya, tekstil ürünlerinde, gıdalarda katkı maddesi olarak ve kişisel hijyen ürünlerinde kullanılmaktadır. Özellikle translüsen ve ultraviyole A ve B’ye karşı yüksek koruma sağladığından güneş kremleri ve nemlendiricilerin vazgeçilmezlerindendir.
Nanopartiküllerin insanlar üzerindeki olumsuz etkilerini gösteren ilk çalışma 2009 yılında Song ve arkadaşları tarafından yayımlanmıştır. Bu çalışmada Pekin’de Ocak 2007-Nisan 2008 tarihleri arasında daha önce hiçbir sağlık sorunu olmayan, sigara içmemiş, değişik hastanelerde takip edilen, benzer klinik tabloda olan, aynı işi-mesleksel maruziyeti tanımlayan, yaşları 18-47 arasında değişen yedi kadın hasta araştırmaya dahil edilmiştir. Hastalar klinik tablonun maruziyetleriyle ilişkisinin araştırılması, tetkik ve tedavi amacıyla takibe alınmıştır. Hastaların ortak klinik bulgularının nefes darlığı, nedeni bilinmeyen plevral veya perikardiyal efüzyon olduğu belirtilmiştir. Hastalara tanısal amaçla her türlü laboratuvar incelemesi (seroloji, immünoloji, bakteriyoloji, radyolojik, bronkoskopi vb.) ve video yardımlı torakoskopi dahil tüm invaziv girişimler yapılmıştır. Hastaların çalıştıkları fabrikalar doktorlar tarafından incelenmiş, kullandıkları boya hamuru, malzemeler, ortam ölçümleri, vantilatörlerde biriken toz numuneleri alınmıştır. Alınan örneklerde gaz kromatografik-spektrometrik analizlerinde poliakrilik esterler saptanmıştır (butanoik asit, butil ester, N-butil eter, asetik asit, toluen, di-tert-butil peroksid). Bu örneklerin elektron mikroskobik incelenmesinde de 30 nm ortalama çaplı nanopartiküller saptanmıştır. Ayrıca, hastaların akciğer epitel hücreleri, sitoplazmaları, karyoplazmaları ve plevral sıvılarında da bu nanopartiküllere rastlanmıştır. Araştırmacılar makalenin sonuç bölümünde uzun süre nanopartiküllere maruz kalmanın insan akciğerlerinde ciddi hasarlara neden olabileceğini vurgulamışlardır (23). Bu bağlamda nanopartiküllerle obstrüktif akciğer hastalıkları, interstisyel akciğer hastalıkları, akciğer kanserleri gibi daha sık görülen solunum sistemi hastalıkları arasında bir ilişkinin olup olmadığı konusu da yanıt aranması gereken bir soru olarak zihinlerdeki yerini almaktadır.
Nanopartiküllerin solunum sistemi dışındaki diğer organ ve sistemler üzerine olabilecek muhtemel toksik etkileri de araştırılmıştır. Nanofarmakolojide kullanılan karbon nanopartiküllerin in vivo ve in vitro platelet agregasyonu üzerine etkisini araştıran bir çalışmada çok duvarlı karbon nanotüb, tek duvarlı karbon nanotüb, C60 fullerenes (C60CS) ve mikst karbon nanopartikülün etkileriyle standart geleneksel partikülün (SRM1648, boyu: 1.4 µ) etkileri karşılaştırılmıştır. Araştırma sonucunda karbon nanopartiküllerin (C60CS hariç) geleneksel partiküllerden daha fazla oranda platelet agregasyonunu stimüle ettiği, sıçan karotis arterlerinde vasküler trombozisi hızlandırdığı saptanmıştır (24). Nanopartiküllerin in vivo protrombotik etkilerinin araştırıldığı daha güncel bir çalışmada ise intravenöz uygulanan yüksek doz „kuantum noktaları“nın farelerde akciğer, karaciğer ve kan hücrelerinin yüzeylerinde biriktiği, koagülasyon kaskadında aktivasyona yol açarak pulmoner vasküler trombozise neden olduğu gösterilmiştir (25). Bu çalışmalardan elde edilen sonuçlar nanopartiküllere maruz kalmanın insanlarda arteryel ve/veya venöz tromboembolizm olaylarını artırabileceği şüphesini doğurmaktadır. Kuşkusuz ki bu şüphenin insanlarda yapılacak araştırmalarla doğrulaması ya da dışlaması gerekmektedir.
Nanopartiküller gerek sistemik dolaşımla gerekse hava yolu epitelinde sonlanan duyu sinirleri üzerinden veya olfaktör sinir vasıtasıyla gangliyonik ve santral sinir sistemi yapılarına ulaşabilmektedir (8). Araştırmalar bu maddelerin santral sinir sistemi üzerine de toksik etkilerinin olduğunu göstermiştir. Güneş kremlerinde kullanılan titanyum dioksit nanopartiküllerinin farelerde beyin hasarına neden olduğu gösterilmiştir (26). Ağır metallerden olan nanopartikül boyutundaki manganezin (Mn) santral sinir sisteminde birikerek Parkinson sendromuna yol açtığı, santral sinir sisteminde reaktif oksijen ürünlerini ve dopamin tüketimini artırdığı bildirilmiştir (27,28). Chen ve arkadaşlarının çalışmasında da farelere oral yolla verilen nanopartikül boyutlarındaki (23.5 nm) bakır elementinin böbrek, karaciğer ve dalakta mikropartiküler (17 µm) boyuttaki bakır elementinden daha fazla hasara yol açtığı saptanmıştır (29). Nanopartiküllerin ciltteki etkilerinin araştırıldığı bir çalışmada da tek duvarlı karbon nanotübün in vitro olarak keratinosit hücrelerinde oksidatif stres ve proinflamatuvar yanıtı artırdıkları gösterilmiştir (30). Yamawaki ve arkadaşları nanopartiküllerin insan umblikal ven epitel hücrelerinde direkt sitotoksik etkiyle morfolojik değişikliklere neden olduğunu, proinflamatuvar yanıtı uyardığını, hücre büyümesi ve endotelyal nitrikoksit sentazın azalmasını inhibe ettiğini saptamışlardır (31). Literatürde nanopartiküllerin gastrointestinal sistemde direkt toksik etkilerini gösteren veri bulunmamaktadır. Bununla birlikte Crohn hastalığında kalsiyumdan fakir diyetin ve ekzojen mikropartiküllerin azlığının hastaların semptomlarında iyileşmeye yol açtığı belirlenmiştir (32).
Sonuç olarak, nanopartiküllerin canlılar üzerinde toksik etkilerinin olduğu in vivo ve in vitro araştırmalarla gösterilmiştir. Gelecekte nanoteknolojinin daha yaygın kullanılır hale gelmesi, insanların nanopartiküllerle daha fazla teması anlamına gelecektir. Bu nedenle insanoğlunun „asbestle gördüğü korkulu rüya“nın tekrarlanmaması için nanopartiküllerin, başta solunum sistemi olmak üzere insan sağlığı üzerine muhtemel olumsuz etkilerinin daha fazla araştırılması gereklidir.
ÇIKARÇATIŞMASI
Bildirilmemiştir.

KAYNAKLAR
Feyman RP. The pleasure of finding things out. Helix Books Perseus Publishing, ISBN: 0-7382-0349-1 Cambridge, Massachusetts, 1999: 151-70.
Seaton A, Donaldson K. Nanoscience, nanotoxicology, and the need to think small. Lancet 2005; 365: 923-4.
Roco MC. International perspective on government nanotechnology funding in 2005. J Nanopart Res 2005; 7: 707-12.
Lux report (2008). Nanomaterials State of the Market Q3 2008: Stealth Success. Broad Impact.https://portal.luxresearchinc.com/re…t.excerpt/3735.
Tse LA, Yu IT, Goggins W, Clements M, Wang XR, Au JS, Yu KS. Environ Health Perspect. Are current or future mesothelioma epidemics in Hong Kong the tragic legacy of uncontrolled use of asbestos in the past? Environ Health Perspect 2010; 118: 382-6. [Özet] [Tam Metin] [PDF]
ASTM E 2456-06 „Terminology for Nanotechnology.“ ASTM International, 2006.
Lewinski N, Colvin V, Drezek R. Cytotoxicity of nanoparticles. Small 2008; 4: 26-49. [Özet]
Medina C, Santos-Martinez MJ, Radomski A, Corrigan OI, Radomski MW. Nanoparticles: pharmacological and toxicological significance. Br J Pharmacol 2007; 150: 552-8.
[Özet] [Tam Metin] [PDF]
Lam CW, James JT, McCluskey R, Hunter RL. Pulmonary toxicity of single-wall carbon nanotubes in mice 7 and 90 days after intratracheal instillation. Toxicol Sci 2004; 77: 126-34. [Özet] [Tam Metin] [PDF]
Donaldson K, Murphy FA, Duffin R, Poland CA. Asbestos, carbon nanotubes and the pleural mesothelium: a review of the hypothesis regarding the role of long fibre retention in the parietal pleura, inflammation and mesothelioma. Particle and Fibre Toxicology 2010; 7: 5.
[Özet] [Tam Metin] [PDF]
Oberdörster G. Safety assessment for nanotechnology and nanomedicine: concepts of nanotoxicology. J Intern Med 2010; 267: 89-105. [Özet] [Tam Metin] [PDF]
Schins RPF, McAlinden A, MacNee W, Jimenez LA, Ross JA, Guy K, et al. Persistent depletion of I kappa B alpha and interleukin-8 expression in human pulmonary epithelial cells exposed to quartz particles. Toxicol Appl Pharmacol 2000; 167: 107-17. [Özet]
Brown DM, Wilson MR, MacNee W, Stone V, Donaldson K. Size-dependent proinflammatory effects of ultrafine polystyrene particles: a role for surface area and oxidative stress in the enhanced activity of ultrafines. Toxicol Appl Pharmacol 2001; 175: 191-99. [Özet]
Shimada A, Kawamura N, Okajima M, Kaewamatawong T, Inoue H, Morita T. Translocation pathway of the intratracheally instilled ultrafine particles from the lung into the blood circulation in the mouse. Toxicologic Pathology 2006; 34: 949-57. [Özet] [Tam Metin] [PDF]
Nemmar A, Hoet PH, Vanquickenborne B, Dinsdale D, Thomeer M, Hoylaerts MF, et al. Passage of inhaled particles into the blood circulation in humans. Circulation 2002; 105: 411-4.
[Özet] [Tam Metin] [PDF]
BeruBe K. Balharry D, Sexton K, Koshy L, Jones T. Combustion-derived nanoparticles: mechanisms of pulmonary toxicity. Clinical and Experimental Pharmacology and Physiology 2007; 34: 1044-50. [Özet]
Duffin R, Mills NL, Donaldson K. Nanoparticles-a thoracic toxicology perspective. Yonsei Med J 2007; 48: 561-72. [Özet] [Tam Metin] [PDF]
Takagi A, Hirose A, Nishimura T, Fukumori N, Ogata A, Ohashi N, et al. Induction of mesothelioma in p53 +/- mouse by intraperitoneal application of multi-wall carbon nanotube. J Toxicol Sci 2008; 33: 105-16. [Özet]
Sakamoto Y, Nakae D, Fukumori N, Tayama K, Maekawa A, Imai K, et al. Induction of mesothelioma by a single intrascrotal administration of multi-wall carbon nanotube in intact male Fischer 344 rats. J Toxicol Sci 2009; 34: 65-76. [Özet]
Papageorgiou I, Brown C, Schins R, Singh S, Newson R, Davis S, et al. The effect of nano- and micron-sized particles of cobalt-chromium alloy on human fibroblasts in vitro. Biomaterials 2007; 28: 2946-58.[Özet]
Hamilton RF, Buford MC, Wood MB, Arnone B, Morandi M, Holian A. Engineered carbon nanoparticles alter macrophage immune function and initiate airway hyper-responsiveness in the BALB/c mouse model. Nanotoxicology 2007; 1: 104-17.
Cho WS, Duffin R, Howie SE, Scotton CJ, Wallace WA, Macnee W, et al. Progressive severe lung injury by zinc oxide nanoparticles; the role of Zn2+ dissolution inside lysosomes. Part Fibre Toxicol 2011; 8: 27. [Özet] [Tam Metin] [PDF]
Song Y, Li X, Du X. Exposure to nanoparticles is related to pleural effusion, pulmonary fibrosis and granuloma. Eur Respir J 2009; 34: 559-67. [Özet] [Tam Metin] [PDF]
Radomski A, Jurasz P, Alonso-Escolano D, Drews M, Morandi M, Malinski T, et al. Nanoparticle-induced platelet aggregation and vascular thrombosis. Br J Pharmacol 2005; 146: 882-93.
[Özet] [Tam Metin] [PDF]
Geys J, Nemmar A, Verbeken E, Smolders E, Ratoi M, Hoylaerts M, et al. Acute toxicity and prothrombotic effects of quantum dots: impact of surface charge. Environ Health Perspect 2008; 116: 1607-13. [Özet] [Tam Metin] [PDF]
Long TC, Saleh N, Tilton RD, Lowry GV, Veronesi B. Non-photoactivated titanium dioxide nanoparticles produce reactive oxygen species in immortalized mouse microglia (BV2). Environ Sci Technol 2006; 40: 4346-52. [Özet]
Olanow CW. Manganese-induced parkinsonism and Parkinson’s disease. Ann N Y Acad Sci 2004; 1012: 209-23. [Özet]
Hussain SM, Javorina A, Schrand AM, Duhart H, Ali SF, Schlager JJ. The interaction of manganese nanoparticles with PC-12 cells induces dopamine depletion. Toxicol Sci 2006; 92: 456-63.
[Özet] [Tam Metin] [PDF]
Chen Z, Meng H, Xing G, Chen C, Zhao Y, Jia G, et al. Acute toxicological effects of copper nanoparticles in vivo. Toxicol Lett 2006; 163: 109-20. [Özet]
Shvedova AA, Castranova V, Kisin ER, Schwegler-Berry D, Murray AR, Gandelsman VZ, et al. Exposure to carbon nanotube material: assessment of nanotube cytotoxicity using human keratinocyte cells. J Toxicol Environ Health A 2003; 66: 1909-26. [Özet]
Yamawaki H, Iwai N. Mechanisms underlying nano-sized air-pollution-mediated progression of atherosclerosis: carbon black causes cytotoxic injury/inflammation and inhibits cell growth in vascular endothelial cells. Circ J 2006; 70: 129-40. [Özet]
Podolsky DK. Inflammatory bowel disease. N Engl J Med 2002; 347: 417-29.
K:tuberktoraks, S e r d a r B E R K , İ b r ah i m A K KU R T
* * * * * * *
Nature dergisinde Malzemeleri Ekim 10 önceden online baskısında, araştırmacılar thioketal nanopartiküller olarak adlandırılan mühendislik parçacıklar kısa RNA parçaları kapsüllü ve sözlü olarak, doğrudan hayvanların iltihaplı bağırsak genetik materyal teslim nasıl açıklar. Ulusal Bilim Vakfı ve Ulusal Sağlık Enstitüleri tarafından araştırma sponsor oldu.

„Biz tasarladık thioketal nanopartiküller, asit ve bazlar hem de istikrarlı ve sadece, inflamatuvar bağırsak hastalıkları olan bireylerin gastrointestinal sistem, iltihaplı doku ve çevresinde bulunan reaktif oksijen türleri, varlığı RNA parçaları serbest bırakmak için açık ara „Niren Murthy, Biyomedikal Mühendisliği Wallace H. Coulter Bölümü, Georgia Tech ve Emory Üniversitesi’nde doçent söyledi.

Bu çalışma, Emory Üniversitesi profesörü Shanthi Sitaraman, doçentlik Didier Merlin ve post-doktora öğrencisi Guillaume Dalmasso Sindirim Hastalıkları Bölümü ile işbirliği yapıldı.

Thioketal nanopartiküller gastrointestinal sistemin sert bir ortamda küçük müdahale RNA’lar (siRNA) korumak ve iltihaplı bağırsak dokulara doğrudan hedef. SiRNA’lar sistemik enjekte edilirse önemli yan etkilere neden olabilir, çünkü Bu yerelleştirilmiş bir yaklaşım gereklidir.

Yazıda, yeni bir polimer thioketal nanopartiküller formüle edilmiştir – Poli (1,4-phenyleneacetone dimetilen thioketal) (PPADT) ve en iyi sözlü teslimat için yaklaşık 600 nanometre çapında olması için tasarlanmıştır.

Sindirim sisteminde iltihaplı hale geldiği bir zayıflatıcı inflamatuvar barsak hastalığı, yaşamı tehdit eden komplikasyonlara yol açabilir şiddetli ishal ve karın ağrısı neden olur, deneyler için, araştırmacılar ülseratif kolit bir fare modeli kullandı.

Alfa (TNF-α) – Araştırmacılar, tümör nekroz faktörü olarak adlandırılan bir inflamasyon teşvik sitokin inhibe siRNA yüklü sözlü thioketal nanopartiküller yönetilmektedir. Nanopartiküller reaktif oksijen türlerinin aşırı üretilen fare iki nokta üst üste doğrudan gitti ve orada sitokin üretim seviyeleri azaldı.

Belirtileri kolon, ülseratif kolit karşı korumalı olduğunu, bu thioketal nanopartiküller teslim si RNA ile tedavi iki nokta üst üste alınan doku örnekleri, iyi tanımlanmış bir parmak „crypt“ yapıları ve düşük düzeyde inflamasyon, bozulmamış epitheliums sergilenmektedir.

„Ülseratif kolit, kolon sınırlı olan bu yana, bu sonuçlar, iltihaplı bağırsak dokuları siRNA hedef ise siRNA-yüklü thioketal nanopartiküller gastrointestinal sistem dışı-iltihaplı bölgelerinde istikrarlı kalır ki onaylamak,“ gazetenin kurşun yazarı Scott Wilson, yüksek lisans açıkladı Kimya ve Biyomoleküler Mühendisliği Georgia Tech School öğrenci.

Kağıt thioketal nanopartiküller iltihaplı bağırsak dokuları tedavi sağlamak için gastrointestinal sıvıları, barsak mukozası ve hücresel engelleri engelleri aşmak için gerekli kimyasal ve fiziksel özelliklere sahip olduğunu göstermiştir sözlerine ekledi.

Araştırmacılar henüz nanoparçacıkların bozulma oranının artırılması ve reaktif oksijen türleri ile reaktivite artırılması üzerinde çalışıyoruz. Ekip ayrıca, nanopartiküller vücut içinde yolculuk ne kadar ayrıntılı bir biodistribution çalışma yürütmek için planlıyor.

„Polimer toksisite, biz daha fazla araştırılması gerekecek bir şeydir, ama bu çalışma sırasında siRNA yüklü thioketal nanopartiküller FDA onaylı malzeme poli (laktik-ko-glikolik asit) ile formüle nanopartiküller için benzer bir hücre toksisite profiline sahip olduğunu keşfetti ( PLGA), „Murthy eklendi.

Gelecekte, thioketal nanopartiküller Murthy göre, gastrointestinal kanserler, inflamatuvar barsak hastalıkları ve viral enfeksiyonlar da dahil olmak üzere, bağırsak inflamasyonu ile bağlantılı çok sayıda gastrointestinal hastalıklar, tedavi önemli bir oyuncu haline gelebilir.

* * * * * *

Femtosaniye Lazer Işını Kullanılarak Nano Parçacıklar
Üretme ve Metallerde Su Tutmaz Yüzeyler Oluşturma
A. DEMİR1,2, 1
E. AKMAN, 1
B. GENÇ ÖZTOPRAK, 3 O.C. AKTAŞ 1 Kocaeli Üniversitesi Lazer Teknolojileri Araştırma ve Uygulama Merkezi
2 Kocaeli Üniversitesi Elektro Optik Sistem Mühendisliği,
3 Leibniz Institute for New Materials ( INM), CVD/Biosurfaces Department,
Saarbrücken,, Germany
Özet
Son yıllarda, muhtemel kullanım alanlarından dolayı metalik nanoparçacıkların üretimi
önemli araştırma konularından biri halini almıştır [1]. Metalik nanoparçacıklara olan bu
ilgi, parçacıkların boyutlarına, yüzey plazmon rezonansına, serbest yüzey enerjilerine ve
yüzey alanlarına bağlı olarak optik, manyetik ve elektriksel özeliklerinde meydana gelen
değişimden dolayıdır [2]. Geleneksel nanoparçacık üretim teknikleri olan mekanik
öğütme ve sol-gel gibi kimyasal yöntemler, üretilen parçacıkların saflığı ve malzeme
çeşitliğinin azlığı gibi dez avantajlar ortaya çıkarmaktadır. Bu da özelikle biyomedikal
uygulamalarda kullanılabilecek yüksek saflıkta nanoparçacıkların elde edilmesinde
kısıtlamalara neden olmaktadır [3]. Atımlı lazerler ile malzemelerin ablasyonu,
geleneksel yöntemlerde ortaya çıkan sıkıntıları ortadan kaldıran ve limitsiz geniş bir
spektrumda malzemelerin kullanılabilmesini sağlayan alternatif bir metot olarak ortaya
çıkmıştır [4].

Femtosaniye lazerler ile gerçekleştirilen diğer bir çalışma metalik yüzeylerin işlenmesi
sonucu yüzeylere kazandırılan su tutmazlık özeliğidir. Lazer ile yüzey işleme hidrofobik
yüzeyler elde etme çalışmalarında gelecek vadeden bir teknik olarak ortaya çıkmıştır [5].
Temas olmadan işlem yapabilmesi, hızlı ve kısa zamanlarda işlemi tamamlayabilmesi,
çevreye uyumlu ve yüzeyler üzerine yapılan mikroyapıları maksimum düzeyde kontrol
edebilmesi bu işlemi endüstri için çok çekici bir hale getirmiştir [6,7].

Bu çalışmada femtosaniye atım uzunluğuna sahip Ti:Safir lazeri kullanılarak sıvı
ortamında metalik nanoparçacıkların üretimi ve karakterizasyon işlemleri
gerçekleştirilmiştir. Yine femtosaniye lazer kullanılarak paslanmaz çelik yüzeyler
üzerinde meydana getirilen mikroyapılar ile yüzeylerin su tutmazlık özelliği kazanması
sağlanmıştır. Şekil 1’de Ti:Safir lazeri kullanılarak üretilmiş altın nanoparçacıklara ait
SEM görüntüsü ve paslanmaz çelik yüzeylerin işlenmesi sonucu elde edilen su tutmaz
yüzeyin görüntüsü yer almaktadır.
Şekil 1. Ti:Safir lazeri kullanılarak elde edilen a) altın nanoparçacıklar ve b) su tutmaz
yüzey.
Anahtar kelimeler: Metal nanoparçacıklar, Yüzey plazmon rezonansı, hidrofobik yüzeyler, femtosaniye
lazerler
Kaynakça
1) L. Hu, M. Chen. Preparation of Ultrafine Powder: the Frontier of Chemical Engineering (review) //
Materials Chemistry and Physics. 1996. V.43. P.212. 219.
2) A. Pal, S. Shah, S. Devi, „Preparation of silver, gold and silver gold bimetallic nanoparticles in w/o
microemulsion containing TritonX-100“, Colloids and Surfaces A: Physicochem. Eng. Aspects 302 (2007) 483-487.
3-) Anne HAHN, Stephan BARCIKOWSKI and Boris N. CHICHKOV, „Influences on Nanoparticle
Production during Pulsed Laser Ablation“, JLMN-Journal of Laser Micro/Nanoengineering Vol. 3, No. 2,
2008
4-) A. V. Kabashin, M. Meunier, „Femtosecond laser ablation of gold in aqueous biocompatible solutions
to produce colloidal gold nanoparticles“, SPIE USE, V. 11 4977C-83, p:1-6, 2003.
5-) C.S. Lim, M.H. Hong, A.S. Kumar, M. Rahman, X.D. Liu, Int. J. Mach. Tools Manuf. 46 (2006) 552.
6-) M.F. Chen, Y.P. Chen, W.T. Hsiao, Z.P. Gu, Thin Solid Films 515 (2007) 8515.
7-) G.R.B.E. Romer, A.J. Huis in’t Veld, J. Meijer, M.N.W. Groenendijk, CIRP Ann.-Manuf. Technol. 58
(2009) 201.

K: kocaeli.edu.tr

Kolloidal Gümüş

Kolloidal gümüş Jeneratörler

– Akciğerler ve Sinüsler için Kolloidal Gümüş Sunmak İçin Bir Ultrasonik Nebulizatör Kullanma –

– Kullanımı ve Azaltılmış L-Glutatyon ve Sodyum Bikarbonat sunun için Ultrasonik Nebulizatör –

Kolloidal Gümüş Nedir?

Kolloidal siyah su gibi bir sıvı halinde gümüş daha büyük bir parçası, mikroskobik partikülleri çeker bir elektromanyetik sürecin bir sonucu. Bu mikroskobik partikülleri daha kolay bir şekilde nüfuz eder ve vücutta seyahat. Kolloidal gümüş yüzden ince onu az 15 atomları bir parçacık birlikte küme olduğu bölünmüş saf gümüş olduğunu. FDA bir besin takviyesi düşünüyor ve satışına sınırlama yok edebilir sürece düzgün üretilmiştir gibi. Kolloidal gümüş bütün tek hücreli bakteriler, mantar ve diğer mikroorganizmaların kendi oksijen metabolizması için kullandığınız enzimi devre dışı bırakarak, bir katalizör olarak çalışıyor. Kısacası, kötü adamlar boğmak. Kolloidal gümüş çocukların ve yetişkinlerin yanı sıra evcil hayvanlar için güvenli hale zehirsizdir.

Bir hücre daha büyük bir şey bu gibi görünüyor. Ayurveda, Çin ve homeopatik hekimleri düzenli gümüş kullanın. Antik Yunan ve Roma ‚da, sıvı taze tutmak için gümüş kaplar kullanılır. Tarih boyunca, kraliyet aileleri gümüş eşyaları ile, gümüş tabak ve bardaklar gelen yedim, ve gümüş kaplarda yemek kaydetmiş.

Ben n 1919, Alfred Searle, ilaç konglomera kurucusu insan denekler için kolloidal gümüş uygulayarak şaşırtıcı derecede başarılı sonuçlar olguların çok sayıda yapılmıştır „diye yazmıştı. Iç yönetim için, oral veya hypodermically hızla ölümcül olma avantajına sahiptir ana bilgisayar üzerinde toksik işlem yapmasına gerek kalmadan parazitleri. için oldukça kararlı. Bu tavşan tetanoz veya difteri toksini from10 kat öldürücü doz korur. „yukarı 1939 antibiyotik olarak yaygın kolloidal gümüş Mainstream doktorlar. Ama o bunun çok pahalıya mal son derece etkili kolloidal siyah üretmek için. İlaç endüstrisi daha ucuz ve patent idi ilaçlar istedim.

Sonuç olarak, kolloidal gümüş gözden düştü. Fakat 1970’li yıllarda, St Louis Washington Üniversitesi’nde doktorlar yanık kurbanları için etkili tedaviler ararken birçok farklı ilaç denedikten sonra kolloidal gümüş sendeledi ve bir kez daha değerli oldu. 1988 yılında UCLA Tıp Okulu bir biyo-medikal araştırma ekibi yıkıcı bakteri, virüs ve mantar organizmalar gümüşle temas dakika içinde öldüğünü gösterdi.

Yüzlerce ve yüzlerce yıldır, mikropları öldürmek ve hastalığı durdurmak için gümüş inanılmaz güç dünya çapında bilinen olmuştur – aslında, uzun zamandan beri herkes ne bir mikrop olduğunu tanımadan önce!

Taze süt düştü gümüş sikke ekşime önlenir ve büyüyen sağlıksız bakteriler tutulur.

Bilim adamları yemekleri sterilize etmek Petri gümüş Dimes koydu.

Gümüş nitrat yaygın zührevi hastalığı nedeniyle körlük durdurmak için birçok eyalette bebeklerin gözlerine yıl gerekti. (Hassas bebekler için daha hafif bir alternatif yerini olmasaydı Muhtemelen yine olurdu.)

Penisilin ve diğer patentli antibiyotiklerin gelişi, su (modern KOLLOİDAL GÜMÜŞ öncüsü) asılı ince öğütülmüş gümüş yanıklar, mantar enfeksiyonları ve hastalık için en iyi tedavi olarak kabul edildi dek.

NASA bilim adamları ABD astronotları ile uzaya göndermek için kompakt, yüksek verimli su arıtma sistemi gerektiğinde, onlar da Johnson Uzay Merkezi’nde küçük, hafif bir jeneratör geliştirme, gümüş iyonizasyon döndü.

EPA kolloidal gümüş suyu filtreleri onaylar. NASA gibi Sovyetler yapmak, uzay mekiği için gümüş bir su arıtma sistemi kullanır. Japon firmaları ile gümüş havadan siyanür ve nitrik oksit çıkarın. Gözleri sting etmediğinden, genellikle yüzme havuzlarındaki klor değiştirir. İngiliz Havayolları, Swissair, Scandinavian Airlines, Lufthansa, Olympic Air France, Kanada Pasifik Havayolları, Alitalia, KLM, Japan Airlines ve Pan Su kaynaklı hastalıkların kısaltmak için kullanımı gümüş su filtreleri Am.

Bilinen bir patojen organizma kimyasal elementin metalik gümüş hatta dakikalık izleri huzurunda yaşamaya Çünkü geniş spektrumlu bir antibiyotik belki altı farklı hastalık organizmaları öldürür ise, kolloidal gümüş, 650’den fazla farklı patojenlere karşı etkilidir. Bunu yapar kendi oksijen metabolizması enzim, kimyasal akciğer devre dışı bırakan bir bakteri, hücre zarı kendini ekleyerek. Artık birkaç dakika içinde, nefes Çünkü patojen havasız ve ölür ve bağışıklık, lenfatik ve bertaraf sistemleri ile vücut dışına temizlenir.

Patojen mikroplar, virüsler, mantarlar, bakteriler veya diğer antibiyotiklere diğer tek hücreli patojen dirençli birçok suş kolloidal gümüş ile temas öldürüldü ve mutasyona edemiyoruz edilir. Ancak, gümüş neredeyse non-toksik ve doku-hücre enzimler ve bakteriler zarar vermez. Antibiyotiklerin aksine, kolloidal gümüş, vücudun bağışıklık sistemini zayıflatan değil. Aslında, her türlü hastalığa karşı bir kalkan oluşturarak, vücudun ikinci bir bağışıklık sistemi vermek için söylenir.

Hekimler ABD’de tüm yanık merkezlerinin yüzde yetmiş gümüş bileşiklerini kullanırlar. Test edilmiş tüm patojen organizmaların bilinen tüm antibiyotiklere dirençli olduğu bazı dahil elektrikle üretilen gümüş iyonu, duyarlı idi. Herhangi bir durumda, gümüş tedavisi olmuştur belirgin herhangi bir istenmeyen yan etkilere sahiptir. Gümüş diğer ilaçlar ile etkileşime girmez. Mideyi rahatsız, ve, aslında, bir sindirim yardımcısıdır değildir. Bu gözlerde batma değil.

Son 100 yıl süren tıp dergisi raporları ve belgelenmiş çalışmaları hayvan veya insan test kolloidal gümüş oral veya IV yönetiminden bilinen hiçbir yan etkisi olmadığını göstermektedir. Bu uzun süreler için iyileşmiş değil olduğu yerde Gümüş büyüyen yeni kemik içine kemik yapıcı hücreleri uyarır . Gümüş derinden bilinen herhangi bir doğal süreç tersine bir şekilde cilde ve diğer yumuşak dokuların iyileşmesi uyarır.

Herhangi bir toksik doz bilinmektedir yana bir ortalama yetişkin için doz, günde bir çorba kaşığı bir onaltı-bardak, ya da daha fazla yerde olabilir. Eğer çözüm gümüş akımı uyguladığınızda, metalik gümüş, her zaman bir mikron hiçbir 1.26 angström’dür daha büyük veya yaklaşık 1/10, 000 (0.0001 mikron) kopacaktır. Hiçbir kolloid bireysel gümüş iyonları veya gümüş atomlardan oluşur, çünkü bu, ancak, yanıltıcıdır. Tek atom tanımı gereği dağılacak. Gümüş, yeni parçacıklar oluşturmak kümeler halinde 1.26 angström, gümüş agrega atomları kırılır sonra.

Kümelerin küçük toplam gümüş bir parçacık yaklaşık 0.001 mikron oluşturur, ya da en küçük atom on kat daha büyük. Bu parçacıklar temiz görünür kolloidal gümüş oluşturun. Daha fazla elektrik akımı uygulanır gibi Zamanla, gümüş parçacıklar gümüş kaplama işlemi çok gibi daha büyük ve daha büyük parçacıklara toplu olacaktır.

Işığın dalga boyu tek yirminci daha az çaplı partiküller sistemler için, bir polikromatik ışın saçılan ışık renk ağırlıklı olarak mavi ve gözlemci ve olay ışın arasındaki açı bağlı bir dereceye kadar kutuplaşmış durumda. Tütün dumanı mavi renk Tyndall mavi bir örnektir. Partiküllerin boyutu artmıştır gibi, dağınık ışık mavi renk kaybolur ve dağınık radyasyon beyaz görünür. Sonuçta, her parçacık boyutu renkli kolloidal çeşitli çözümler oluşturarak, belli bir dalga boyundaki ışık ile etkileşime olmasıdır. Bu süreksizlikler içeren bir sistem içinden geçerken Tyndall Effect bir ışın yolunda ışık saçılması olduğu görülebilir.

Bir ışık demetinin aydınlık yol bir Tyndall Koni denir. Bir ışık ışını orta dar deler kez gümüş biri doğru kolloid veya başka herhangi bir metal, bir Tyndall Koni üretecektir. Bir lazer pointer iyi çalışır. Işık kolloid geçerken, gümüş, her parçacığın diğer gümüş parçacıklar arasında ışığı kırar. Kolloid orijinal ışın çok daha geniş bir ışık parlayan tünel oluşturarak, mikroskopik ayna topları bir deniz haline gelir. Bu nedenle, bile net kolloidal gümüş inanılmaz küçük parçacıklar vardır ispat edecek bir görsel test verilebilir. Net kolloidler küçük gümüş parçacıklar içerdiğinden, Tyndall koni soluk, ama çıplak gözle de görülebilir.

Daha PPM Gerçekten iyi misin?

Kolloidal siyah ppm kendi bütünlüğü içerisinde anlaşılması gerekmektedir. Milyon başına parça ppm aracı. Tanımı 1 PPM tarafından gümüş miligram 1 litre su (1000 ml) yatırılır 1’dir. Biri, 1 mg yemek olsaydı. gümüş parça, çok daha iyi yapmak değildir. O 1 mg bölmek için olsaydı. bunun 1 patojen devre dışı bırakmak için gümüş bir parçacık alır çünkü gümüş 1.000.000 parçacıkların içine, o zaman çok daha etkili olurdu. Gümüş hala sadece 1 PPM şimdi tanımı gereği bile gümüş 1 adet 1.000.000 kat daha iyi. Bir daha 100,000,000 partiküller halinde gümüş 1 mg parça bölmek olsaydı, gerçekten çok yararlı olacaktır. Gümüş daha ince bölünmüş olarak ve böylece tanımı gereği PPM aynı kalır.

Yani, gerçekten önemli olan gümüş kaç edilir PPM ama gümüş kaç parçacıklar ayrılmıştır değildir.   Yüksek PPM olması için gerekli değildir yüzden ama ince mümkün olduğunca gümüş bölmek için önemlidir. Yüksek PPM kolloidal gümüş çekmeye çalışıyorum ama düzgün yapılır kolloidal gümüş almak iyi değildir. Eğer daha fazla gümüş gerekli olduğunu düşünüyorum, sadece iyi yapmış, düşük PPM kolloidal gümüş daha fazla sürebilir ve daha önünüzde kötü yapılmış, yüksek PPM kolloidal gümüş aldı eğer daha olacak.

Kolloidal gümüş düzgün yapılırsa o kristal netliğinde olacak. Parçacıklar herhangi bir ışığı yansıtmak için çok küçük olmasıdır. Bunun herhangi bir renk gösterir, çok büyük olan parçacıklar. Görülen ilk rengi sarıdır. Parçacık boyutu artar gibi kırmızı, yeşil, mavi, kahverengi veya siyah gibi diğer renklerde görülebilir. Görülen Herhangi bir renk olduğunu çok iyi değil CS gösterecektir.

Vs Sabit Voltaj Sabit Akım Jeneratörleri

Sabit voltaj jeneratörleri şu şekilde çalışacaktır.

Bir elektrik kaynağı zaman gerilimi gibi 27 ya da 36 volt (3 ya da 4 ile birlikte voltaj – seri bağlantısı 9 voltluk pil) gibi değerinde sabitlenir ki kolloidal siyah oluşturmak için kullanılır, voltaj olan gümüş elektrotlar bağlanır suda. Az miktarda mevcut sonra akmaya başlar. Bu noktada akımı genellikle bir biri yaklaşık dörtte biri kadardır miliamper (a miliamper akım akışı bir ölçüsüdür). Bu, gümüş, bazı olanak iyonları hidrojen gazı oluşan ve diğer elektrottan serbest bırakıldığında bir elektrot gelen serbest bırakılmasını gümüş suyu, suyun iletkenliği artar içine verilir olarak;. akışına izin veren mevcut daha Bu sırayla. Daha gümüş iyonları elektrot off sinterlenmiştir izin verir. Ama ne bu olduğunu çok çabuk olur:

Artan akım suyun iletkenliği gibi bir hızlı ve daha hızlı bir oranda su içine tevdi edilmesi için daha fazla metal gümüş serbest bırakıldıktan artar sağlar. Bir kaç dakika içinde mevcut küçük kolloidal parçacıkları oluşturulan nokta geçer, çünkü bu bir kısır döngüdür Tane boyutu birçok faktör tarafından belirlenir;. Bunlardan biri akım ya da daha doğru akım yoğunluğu olan akışı bu kritik noktasını geçtiğinde. , büyük parçacıklar üretim süreci veya risk durdurmanız gerekir. Bu parçacıklar kolloidal DEĞİLDİR. Onlar sıvının dibine çöken ve genellikle süspansiyon kalmayacak. Sabit voltaj jeneratörleri büyük parçacıklar üretmeden uzun süre üzerinde bırakılamaz.

Böyle gümüş gibi sıvı daha büyük parçacıklar ya da gümüş tuzları yemek Eğer bir koşulu olarak biliyorum edinme şansını nitrat Argyria. Öte yandan, kolloidal gümüş tanecikleri bu durumun neden olmaz bu kadar küçük değildir. Onlar sürekli bedensel atıklar ile atılır ediliyor. Argyria kolloidal gümüş yenmesi isnat edildiği bir durumda olmamıştı.

Sabit Akım Jeneratörleri şu şekilde çalışır :

Voltaj kaynağı ile aynı ya da daha yüksek olabilir sabit voltaj işleminin başlangıcında jeneratörleri, ancak sabit voltaj ve sabit bir akım jeneratörleri arasındaki benzerliği hızlı bir şekilde ayrılmaktadır. akımı artırılmış suyun iletkenliği, „ile artırmak için başladığında sabit Curren t “ regülatörü akış istenilen miktarda mevcut tutmak için gerilim azalır. voltaj akımı sabit tutmak üzere indirgenmiş ile, gümüş parçacık boyutu eşit kalır.

Su çok iletken hale geldikçe, voltaj istenilen akım korumak için az 5 veya 6 volt azalabilir. Bu tip devre ile bir elektrotlar bağlı jeneratör bırakın ve „merak edilenleri kaçak „gerçekleşecek .   Sen Milyonda kısım olarak gümüş gücünü ulaştı ve parçacık boyutları üniforma ve kolloidal olacağınızdan emin olabilirsiniz kadar açık jeneratör bırakabilir. Bu kolloidal gümüş tekrarlanabilir üretim sırrıdır.

Sabit bir akım sabit partiküllerin boyut eşittir. 50 ppm ‚den daha yüksek herhangi bir konsantrasyonları fallout önlemek için stabilizatörlerin ilave gerektirir. Ancak, kolloidal gümüş 15 PPM üzerinde yapılan bu size bu gücü üzerinden yapmazlar önerilir böylece genellikle aglomera olacak. Bir otomatik jeneratör heyecanlı bir motor ile yığılma olmadan 20 PPM kadar yapabilirsiniz.

Parçacıklar yapılabilir olduğunca küçük ve ayrıca kolloidal ise, suyun net olacak ve ayrıca gösterecektir Tyndall etkisi . Onlar büyükse, su rengi nedeniyle yığılma sarı doğru kayacak. Hala daha büyük parçacıklar kırmızı görünür, sonra yeşil ve mavi olanlar en büyükleridir. Kolloidal gümüş suyu için uygun rengi açıktır. Açıktır ve zayıf bir etkiye sahip Tyndall ise, parçacık büyüklüğü yapılabilir kadar küçüktür. Yani, kolloidal gümüş suyu var bilmek için en iyi yoldur. Kendiniz olun ve sonra bildiğiniz ve ne demek istediğimizi göreceksiniz! Kanıtı açık renk ve Tyndall etkilidir. Tabii ki sen de toplam PPM belirlemek için bir metre kullanılarak test edebilirsiniz.

Otomatik bir jeneratör ile, sadece istenilen PPM (parts per million) için kadranını ve birim kapatır ve muhtemelen yapılabilecek en iyi kolloidal gümüş olacak kadar bekleyin. Her zaman kristal temizlemek ve zayıf bir Tyndall etkiye sahip olacaktır.

Bir ile sabit akım jeneratör , sen sürece istediğiniz kadar ilgili birim bırakabilirsiniz (sınırlar dahilinde) ve gümüş PPM gümüş parçacık boyutu herhangi bir artış olmadan artmaya devam ediyor.   Bir 1 bira bardağı (16 gram) gemi saatte yaklaşık 3.5 PPM üretebilir.   Zaman çift ve gücü, vb çift Eğer 10-12 PPM altında kolloidal gümüş üreten Eğer parçacık boyutu üretilebilir kadar küçük ve hiçbir rengini yansıtır, çünkü açık olacak. 12-15 PPM fazla CS genellikle 24 saat boyunca soluk sarı renkli olacak .

Renk değişimi, bu zaman aralığı için sebebi parçacıklar çözelti içinde ve bunlardan bazıları yığılmadan edilir aynı zamanda dağılmış daha eşit hale gelmektedir. Suyun üretimi esnasında karıştırıldı olsaydı az aglomerasyon olacaktı. Kendileri yeniden sağlamak için bunların elektrik yükü sayesinde birbirinden aynı mesafede. Unutmayın, birbirlerini iterler „seviyor“. Parçacıklar tamamen ve eşit şekilde dağılmış sonra, renk görülecektir. Bu parçacıklar, parçacıklar çok küçük olduğundan belirgin kolloidal gümüş ışık yansıtmaz ise sarı ışık yansıtır. Sarı renk geliyor yüksek PPM kolloidal gümüş diğer tüm renkleri emerken sarı ışık yansımasını sağlayan parçacıkların bazı aglomera birlikte biraz daha büyük parçacık oluşturmak için olanak verir. aslında Yığılma Gümüş atomları bazı elektron halkaları paylaşmaya başlıyor demektir.

Lütfen kolloidal gümüş temiz su birim ölçüsü her birey gümüş parçacıklarının büyük miktarda sağlayacaktır yapma. Bir örnek olarak, gümüş 1 miligram 1 litre su içine düştü tanım milyonda 1 parçası eşittir. 1 1 milyon bireysel gümüş parçacıkları içine miligram ve suda dağılır, PPM hala 1 olduğunu gelirdim. Ancak artık mikroorganizmaların saldırı suda gümüş daha birçok bireysel adet var. Eğer onlar ancak herhangi bir ışık yansıması çok parçalar halinde gümüş 1 miligram, daha sonra su birim ölçüsü başına gümüş optimum miktarda olurdu. Bölmek olsaydı Genellikle bu partiküller çapı 0,005-0,001 mikron vardır. Bir mikron bir metrenin (veya bir inç 26 milyonda biri) milyonda biri yani 001 mikron, metrenin 000,000 1/1 1/1000 civarındadır.

Kolloid üretiminde diğer faktör elektrot yüzey alanıdır. Çoğu üretici gibi bir elektrot olarak tel kullanıyorsa, yüzey alanı oldukça küçüktür. Örnek olarak, en birimleri ile satılmaktadır nedir 14 gauge tel, sahip Bir yüzeyi su 4 inç batık ise yaklaşık 0,8 inç karelik alanı. İki tel ıslak yüzey alanının yaklaşık 1,6 inç karelik verecektir.

Eğer .25 inç genişliğinde ve 0,013 inç kalınlığında olan elektrotlar, kullanmak ve 4 inç batık ise, toplam yüzey alanı 4.21 inç kare olacak. Bu 14 gauge tel 2.5 kat ıslak yüzey alanıdır. Bu nedenle akım yoğunluğu 14 ayar tel Büyük elektrotlar 2.5 katından daha yüksek olacaktır. Bu büyük elektrotlar kullanılarak piyasaya gümüş miktarı böylece elektrot yüzeyine yayılmış anlamına gelir, bu daha yavaş bir hızda piyasaya sürecek. Gümüş daha yavaş bırakılırsa, daha küçük parçacıklar vardır. Bunlar, aynı zamanda, çünkü sabit bir akım regülatörünün ve karıştırma boyutu daha muntazam olacaktır. Sonuç, daha eşit, küçük parçacık boyutu kolloid olduğunu.

Böyle bir tane pil veya sabit bir DC gerilim sağlamak için bir duvar trafo kullanan bir makine ile tipik bir kutu olarak sabit bir gerilim kaynağı, kullandıysanız, gümüş, çünkü yüksek akım yoğunluğu çok hızlı bir şekilde tel elektrotlar sökük olarak başlayacak hangi üretim sırasında artmaya devam ediyor. Çıkan gümüş parçacıklar düzgün olmayan bir boyutu olacak ve meydana gelecek şimdiki zaman ile yükselmeye başladı gibi büyük boyutlu parçacıkların küçük. Suyun rengi çamur dibe terk ve düşmeye başlayacak sarı, kırmızı, kahverengi ya da çamurlu görünümlü ve gümüş olacaktır. Mevcut kaçmak ve dramatik yükselmeye başladığı gümüş parçacıklar çok büyük alıyorsanız.

Kolloidal Gümüş Renkleri

Bir sağlık gıda mağazasında şişe kolloidal gümüş çeşitliliği incelendiğinde, en üreticileri sarı renkli gümüş lehine olduğunu ortaya koymaktadır. Gümüş „sarı“ olma fikri, birçok kişi için kafa karıştırıcıdır. Bazı bireyler sarı renkli kükürt ve demir kontaminasyon sonucu olduğunu iddia var. Diğerleri sarı renk sarı boya içeren stabilizatörler sonucu olduğunu söylüyorlar. Sarı dağılım azalan bir derecede daha uzun dalga boylarını bir değişiklik n kısa emilimini maksimum karşılık mavi renkli olarak sürekli değişim. Bu renk ve dağılım derecesi arasındaki ilişkiyi gösteren kolloid kimyası genel bir olgudur.

Onlar su alt-mikroskobik parçacıklar ayrılır, tüm metaller sarı bir aşama sahip çıkıyor. Ziyade parçacığın metalik içeriği daha – – ve partiküller arasındaki boşluk, belirli bir renk parçacık boyutu sonucu olmasıdır. Parçacıklar yere 0,01-0,001 mikron (10-100 angström) arasında kalan ve eşit dağılmış Bu nedenle, kolloidal gümüş sarı bir görünüm üretebilir. Bu kırılan edilecek, ters çevrilmiş rengi, sarı, yaprak kolloid tarafından indigo ışık emme sonucudur. Kısacası, renk parçacık boyutu artı dağılım eşittir. Sarı kolloidal gümüş renkli üretim sonrası ilk birkaç saat temiz görünür nedeni budur.

Bu rengi koyulaşır kademeli oluşturarak, eşit su yoluyla dağıtmak için partiküller için birkaç saat sürer. Kolloid yoğunluğu renk yoğunluğu üretir. 1 ile 20 ppm, kehribar rengi çok açık sarı ile sarı uzanacağım. Renkli bir değişim yeni bir gümüş parçacık yığılma boyutu artı dispersiyonu gösterir.

Küçük veya büyük, spektrumu şöyledir: berrak, sarı, kırmızı, yeşil ve mavi. Iz elementler iletkenliği etkileyen ve bu nedenle etkisi yığılma oranları olurken, renk her zaman başına iz elementlerin bir fonksiyonu değildir. En küçük partikül boyutu oluşur, çünkü spektrumunun her çeşitli koloitlerin, berrak kolloidal siyah sadece yüksek kaliteli. Sarı kolloidal gümüş, çünkü biraz daha büyük gümüş parçacıklarının net kolloid daha az etkili olabilir. Kolloidler doğa tarafından en küçük parçacıkların, maddeyi hala bu konuda bireysel özellikleri koruyarak ayrılabilir edilir.

Vücuda kendi nüfuz derinleşme ise mikroskopik partikülleri bir bulutun içine metalik gümüş bir parça azaltılması büyük ölçüde, toplam yüzey alanı, ve onun iyileştirici özellikleri uzanır. Dakika parçacıklar da ortadan kaldırılması kolaylığı göze ve bu nedenle toksisite olmaması. Gümüş kolloid sindirerek üzerine, gümüş parçacıkları hızlı mide astar üzerinden ve onlar önce ortadan kaldırılması ile ilgili bir hafta boyunca dolaşan kan dolaşımına geçer. Bu parçacık boyutu ve vücut kimyasını ile değişebilir ama gümüş parçacıkların çoğunluğu 24 saat içinde elimine edilir kanıtlar da vardır.

Açık Kolloidal Gümüş yapma

Kolloidal gümüş jeneratörler ev kullanımı için mevcuttur. 72 distile su, 12 bardak için ° F, (oda sıcaklığı), DC-5 ppm üretecek 27 volt akım uygulanan yaklaşık 30 dakika. 72 ° F ‚de distile su 16 bardak için, yaklaşık 45 dakika 5 ppm aynı konsantrasyonu elde etmek için gerekli olacaktır. Büyük elektrotlar su daha büyük hacimli ve daha yüksek konsantrasyonlarda yapmak için çalışmak için faydalıdır. Net kolloidal gümüş yapmak için serum fizyolojik damla katmayın.

Orucu Kimler Tutar
Bir kimseye orucun farz olması için şu üç şartın bulunması gerekir:
1. Müslüman olmak
2. Akli dengesinin yerinde olması
3. Ergenlik çağına gelmiş bulunmak.
Bu şartları taşımayanlara oruç tutmak farz değildir. Ancak henüz ergenlik çağına girmemiş çocukları, bünyelerine zarar vermeyecek şekilde oruç tutmaya alıştırmak uygun olur.
Orucu Bozmayan Durumlar
1. Oruçlu olduğunu unutarak; yemek ve içmek.
Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: „Bir kimse oruçlu olduğunu unutarak yer, içerse orucunu tamamlasın, (sakın) bozmasın. Çünkü onu, Allah yedirmiş, içirmiştir.“(45) Unutarak yeyip içerken oruçlu olduğunu hatırlarsa hemen ağzını boşaltıp yıkar ve oruca devam eder. Oruçlu olduğunu hatırladıktan sonra boğazından aşağıya bir şey geçerse orucu bozulur. Bir kimse unutarak yiyen bir oruçluyu gördüğünde eğer güçlü kuvvetli olup oruca dayaniblen bir kişi ise, oruçlu olduğunu kendisine hatırlatır, zayıf ve güçsüz bir kişi ise hatırlatmaz.
2. Bir suya dalıp kulağına su kaçmak
3. Kendi isteği olmayarak boğazına toz ve duman girmek
4. Kendi isteği olmayarak kusmak
5. Kendiliğinden içeriden gelen kusuntu yine kendiliğinden içeriye gitmek
6. Uyurken ihtilâm olmak (yani uyurken cünüplük hali meydana gelmek
7. Dokunma ve öpme olmadan sadece bakmak veya düşünmek sebebiyle boşalmak
8. Karısını sadece öpmek
9. Geceleyin cünüp olduğu halde sabaha kadar yıkanmayıp gündüz yıkanmak
10. Dişleri arasında sahur yemeğinden kalan nohut miktarından az olan kırıntıyı yutmak
11. Ağzındaki tükrüğü yutmak. Ağzından dışarı çıkıp tamamen ayrılan tükrüğü tekrar yutmak orucu bozar
12. Ağzına gelen balgamı yutmak
13. Kafasından burnuna gelen akıntıyı içine çekip yutmak
14. Ağzına aldığı (meselâ dişine koyduğu) ilâcın tadı boğazına varmak
15. Erkeğin tenasül organına ilâç veya su akıtmak
16. Göze ilâç damlatmak
17. Kan aldırmak
18. Gözlerine sürme çekmek
Bu saydığımız şeylerin hiçbirisi orucu bozmaz.
Orucun Farz Oluşu
Oruç, Hicret’in ikinci yılında farz kılınmıştır.
Orucun Müslümanlara farz olduğu Bakara suresindeki:
„Ey İman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi, sizlere de farz kılındı. Ta ki, korunasınız“ ayetiyle bildirilmiş, ayrıca aynı surenin 185. ayetinde de „sizden kim bu aya (Ramazan’a) erişirse oruç tutsun“ denilerek oruç ibadetinin yerine getirilmesi emredilmiştir. Hz. Muhammed de, İslam’ın beş temelinden birinin Ramazan ayında oruç tutmak olduğunu bildirmiştir.
Birinci ayetten açıkça anlaşılıyor ki oruç, ilk peygamber Adem (a.s.)’den itibaren bütün peygamberlere ve onlara inananlara farz kılınmıştır. Oruç, insanlığın ilk zamanlarından beri yerine getirilmesi emredilen bir ibadettir. Çünkü, ruhen arınıp ahlaken olgunlaşmak bakımından insanın oruca ihtiyacı olduğu gibi maddî ve manevi pek çok faydaları da vardır. Anlamlarını sunduğumuz ayetlerde orucun, müslümanlara farz olduğu bildirilmiş; hasta, yolcu ve oruç tutmaya gücü yetmeyenler için getirilen kolaylıklar hakkında da şöyle buyurulmuştur:
„(Oruç) sayılı günlerdir. Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa tutamadığı günler kadar diğer günlerde oruç tutar. (İhtiyarlık veya şifa umudu kalmamış hastalık gibi devamlı mazereti olup da) oruç tutmaya güçleri yetmeyenlere bir yoksulu doyuracak fidye gerekir.“
Bu ayette, geçerli mazereti olanların, orucu Ramazan’dan sonraya erteleyebilecekleri bildirildikten sonra sürekli mazereti olup da ömürboyu oruç tutmaya gücü yetmeyenlere bunun karşılığında fidye vermeleri emredilerek gerekli kolaylık sağlanmıştır. Ciddi ve geçerli bir mazeret olmadıkça belirli şartları taşıyan Müslümanların ise bizzat oruç tutarak Allah’ın emrini yerine getirmesi gerekir.
Oruç Ne Zaman Tutulur
Oruç ay takvimine göre tutulur. Kameri aylar güneş takvimindeki aylara göre on gün kayar. Böylece Ramazan orucuna her yıl on gün erken başlandığından Ramazan ayı yaklaşık 33 yılda sıra ile yılın bütün mevsimlerini dolaşmış olur.
Bu durum, Müslümanın değişik mevsimlerde oruç tutmasını ve dolayısıyla her mevsimin zorluklarına kendini alıştırmasını ve yoksulların çeşitli mevsim şartlarında çektikleri sıkıntıları anlamasını sağlar.
Dünya üzerinde bölgeler arasında önemli farklar vardır. Örneğin kuzey yarım kürede kış yaşanırken, güney yarım kürede yaz mevsimi surer. Eğer oruç, güneş takvimine göre belirli bir mevsimde tutulsaydı, bazı bölgelerdeki Müslümanlar ömür boyu soğuk mevsimde oruç tutarken bazıları daima sıcak günlerde tutacak, aynı şekilde Müslümanların bir kısmı daima uzun günlerde oruç tutarken, bir kısmı da kısa günlerde tutmuş olacaktı.
Böylece bazı Müslümanlar orucu her zaman kolaylıkla tuttuğu halde bazıları da daima güçlük içinde tutmak zorunda kalacaktı. Orucun, yılın bütün mevsimlerini sıra ile dolaşan kameri bir ayda (Ramazanda) tutulması ile bu sakıncalar ortadan kalkmıştır.
Oruca ne zaman ve nasıl niyet edilir?
Orucun önemli bir şartı da niyettir. Niyetsiz oruç geçerli değildir. Bu sebeple; niyetin ne zaman ve nasıl yapılacağının bilinmesi gerekir. Niyet zamanı itibariyle oruçlar ikiye ayrılır:
1- Akşamdan itibaren gündüz kuşluk vaktine kadar niyet edilebilen oruçlar:
Bunlar, Ramazan ayında tutulan, belirli günlerde tutulması adanan oruçlar ile nafile olarak tutulan oruçlardır. Bu oruçlara geceleyin imsak vaktinden önce niyet edilebileceği gibi gündüz kuşluk vaktine kadar da niyet edilebilir, gece niyet etmek daha faziletlidir. Gündüz oruca niyetin caiz olması, imsaktan sonra birşey yemeyip içmemeye ve orucu bozan bir iş yapmamaya bağlıdır. Eğer oruca aykırı bir şey yapılmış ise gündüz niyet caiz olmaz.
2- İmsak vaktinden önce geceleyin niyet edilmesi gereken oruçlar:
Bunlar da; Ramazanda tutulamayıp başka zamanda kaza edilen Ramazan orucu ile her çeşit keffaret oruçları, başlanıp ta bozulan nafile oruçların kazası ve mutlak olarak adanan (zamanı belirlenmeyen) oruçlardır. Bu oruçlar için belirlenen bir vakit olmadığından bunlar için imsaktan önce geceleyin niyet etmek lâzımdır. Bu oruçlara tan yeri ağardıktan yani imsak vakti geçtikten sonra niyet edilmez.
Normal olarak oruca sahur yemeğini yedikten sonra niyet edilir. Ancak sahurda uyanamayıp yeme içme zamanının bittiği imsak vaktinden sonra kalkan bir kimse, güneş doğmuş olsa bile, kuşluk vaktine kadar o günün orucuna niyet edebilir. Yeter ki, imsak vaktinden sonra orucu bozacak bir şey yapmasın. Sahura kalkmak istemeyen bir kimse akşamdan sonra yarının orucuna niyet edebilir, geceleyin kalkıp tekrar niyet etmesi gerekmez. Niyet esasen kalb ile olur. Yani geceleyin, yarın oruç tutacağını kalbinden geçiren kimse niyet etmiş demektir. Oruç tutmak düşüncesi ile sahur yemeğine kalkan kimsenin bu düşüncesi de niyettir. Oruca kalb ile niyet etmek yeterlidir. Ancak kalb ile yapılan bu niyeti dil ile söylemek daha iyidir. Bu sebeple, oruç tutacak olan kimse, hem içinden niyet etmeli, hem de dili ile: „Niyet ettim Ramazan-ı şerifin yarın ki orucuna“ diye söylemelidir. Her günün orucuna ayrı niyet etmek lâzımdır.
Orucu yerine getirmenin şartları
Orucun farz olması için gerekli olan şartlardan başka oruç ibadetinin yerine getirilebilmesi için de bazı şartların bulunması lazımdır. Bunlar:
1. Sağlıklı olmak
2. Mukim olmak (yani misafir olmamak).
Oruç tutamayacak kadar hasta olanlarla, dinî ölçülere göre yolcu olanlar oruçlarını erteleyebilirler.
Hastalar iyileşince, yolcular da ikamet ettikleri yere dönünce tutamadıkları günler sayısınca oruçlarını tutarlar.
Orucun geçerli olması için gerekli şartlar
Oruç tutma şartlarını taşıyan bir kimsenin tutacağı orucun geçerli olabilmesinin şartları şunlardır:
1. Oruç tutmaya niyet etmek
2. İmsaktan iftara kadar yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak durmak
3. Kadınların regl ve lohusa halinde bulunmaması
Regl ve lohusa olan kadınlar, bu hallerinin devam ettiği günlerde oruç tutamaz, namaz kılamazlar.
Bu haller sona erince tutamadıkları günlerin oruçlarını kaza ederler. Fakat kılamadıkları namazları kaza etmezler.
ORUÇLUYA YASAK OLAN ve OLMAYAN DAVRANIŞLAR
Oruçluya Mekruh(YASAK) Olan Şeyler
1. Bir şey tatmak.
Ancak zorunlu hallerde bir şey yutmamak kaydiyle yemeğin tuzuna bakılabilir. O takdirde mekruh olmaz.
2. Gereksiz olarak bir şey çiğnemek. Çocuğu için bir şey çiğnemesi gereken kadın, bu işi yapacak başka bir yol bulamazsa küçük çocuğunu korumak maksadıyla çiğneyebilir.
3. Kendine güveni olmayan kimsenin hanımını öpmesi ve kucaklaması.
Bir boşalma olmaması durumunda böyledir. Eğer öpmek veya kucaklamakla boşalma meydana gelirse mekruh olmakla kalmaz, oruç bozulur.
4. Tükrüğünü ağzında biriktirip yutmak.
5. Kan aldırmak veya ağır bir işte çalışmak gibi kendisini zayıf düşüreceğine kanaat getirdiği bir iş yapmak. (Zayıf düşürmeyeceğine kanaat getirirse mekruh olmaz.)
Oruçluya (YASAK) Olmayan Şeyler
1. Gül ve misk gibi şeyleri koklamak
2. Gözüne sürme çekmek
3. Kendisinden emin olmak kaydıyla hanımını öpmek. Kendisine güveni olmadığı takdirde mekruhtur. Çünkü, bu davranış orucun bozulması ile sonuçlanabilir.
4. Misvak kullanmak, ağzını fırça ile temizlemek.
5. Ağzına su alıp çalkalamak.
6. Burnuna su çekmek.
7. Banyo yapmak
Orucun faydaları nelerdir
Kur’an-ı Kerimde orucun farz kılındığını bildiren ayetin sonundaki „ta ki korunasınız“ ifadesi orucun hikmetine dikkati çekmektedir. Allah Teala, her derde bir deva, her hastalığa bir ilaç verdiği gibi kötülüklere karşı da korunma vasıtaları vermiştir. İşte orucun bir özelliği de bizi kötülüklerden koruyan bir ibadet oluşudur. Nitekim Peygamberimiz orucun bu özelliğini hepimizin kolayca anlayabileceği şekilde güzel bir benzetme ile açıklayarak şöyle buyurmuştur:
„Oruç bir kalkandır, o halde oruçlu kötü söz söylemesin. Kendisi ile çekişip kavga etmek isteyen kimseye iki defa, „ben oruçluyum“ desin.“ Bir kalkanın sahibini düşmandan koruduğu gibi oruç da aynı şekilde kişiyi kötülüklerden ve günah işlemekten korur. Oruçlu, kötülüğü başlatan kişi olmayacağı gibi, kendisine fena söz söyleyen ve kavga etmek isteyenlerin bu davranışlarına karşılık: „Ben oruçluyum, ben oruçluyum“ diyerek nefsine hakim olacak ve kendisini kavganın içine çekmek isteyenlere uymayacaktır. Böylece oruç, bir kalkan gibi kişiyi kötülüklerden korumuş olacaktır.
Oruç, bize daima Allah’ı hatırlatır, sorumluluk duygusunu geliştirir. Bir ay boyunca devam eden bu manevî eğitim sonucu Allah korkusu kalblere iyice yerleşir, bunun olumlu tesiri ile de insan davranışlarını kontrol altına alarak her türlü kötülükten uzaklaşmış olur. Oruç, basit bir ‚aç kalma‘ olayı değildir. Onu sadece bu yönüyle değerlendirmek son derece yanlış olur. Oruç, köklü bir irade terbiyesi, insanı kötü alışkanlıklardan temizleyen, çirkin davranışlardan uzaklaştıran ve iyi huylar kazandıran bir ahlak eğitimidir.
İslam bilginleri orucun üç mertebesi olduğunu bildirilmiştir:
Birincisi; imsaktan akşama kadar yemekten, içmekten ve cinsel arzulardan sakınmak suretiyle tutulan oruçtur. Bu oruç, şartları yerine getirildiği için sahihtir. Ancak bunun gayesine ulaşması için oruçlunun ikinci basamağa yükselmesi lazımdır.
İkincisi; birinci maddedekilerle birlikte, kulak, göz, dil, el, ayak ve diğer organları günahlardan uzaklaştırmak suretiyle tutulan oruçtur. Çünkü bu, organlar üzerinde olumlu etkisini gösteren ve sahibine ahlakî faziletler kazandırarak gayesine ulaşan oruçtur.
Orucun sağlık yönünden faydalarını bir kere de uzmanlarından dinleyelim:
„Sağlam insanlara orucun hiç bir zararı yoktur. Aksine (Oruç tutunuz, sıhhat bulursunuz) hadis-i şerifinde işaret edildiği gibi, vücûda faydası vardır. 8-16 saat sindirim cihazının, karaciğerin dinlenmesi kendi kendini toparlaması büyük bir faydadır.“
„Oruç normal sıhhatli olan insanlar için çok faydalı bir perhiz teşkil eder. Az yemek ve itidal ile yaşamak sonucu oruç tutanlar genellikle Ramazanda bir kaç kilo zayıflarlar. Bu suretle 11 ay zarfında vücutta depo edilen zararlı yağlar erimiş olur. Bu ise asrımızda herkese tavsiye edilen en önemli sağlık kuralıdır. Çünkü şişmanlık şeker hastalığına pek yakındır. Ayrıca damar sertliği, kalb hastalığı, tansiyon yüksekliği ve buna bağlı pek çok hastalığa müsait bir zemin hazırlar. Demek oluyor ki oruç, bütün bu dertlerden insanı koruyucu bir etki yapar.“
Bu gerçeği, sadece bizim bilim adamlarımız değil, konuyu inceleyen yabancı bilim adamları da dile getirmektedir:
1940 Nobel Tıp Ödülü’nü kazanan ünlü bilim adamı, Dr. Alexis Carrel „L’Hamme, Cet İnconnu“ adlı eserinde: „Oruç sırasında organizmalarda depo edilmiş besin maddelerinin harcandığını, sonradan bunların yerine yenilerinin geldiğini, böylece bütün vücutta bir yenilenme olduğunu ve orucun sağlık bakımından çok yararlı olduğunu.“ söyler.
Oruç tutmakla bir süre nimetlerden uzak kalan kimse bunların değerini daha iyi anlar. Sahip olduğu nimetlerden bir süre uzak kalmak insana, onları daha iyi korumasını, israf etmemesini ve nimetleri kendisine veren Allah’a daha çok şükretmesini öğretir. Nimetlere şükür ise onların çoğalmasına vesile olur.
Allah Teala şöyle buyuruyor: „Andolsun, şükrederseniz elbette (nimetimi) artırırım.“ Sabır, başarıya ulaşmanın en önemli şartlarından biridir. Sahip olduğu helal şeylere oruçlu olduğu için el sürmeyen kimse; iradesine hakim olmuş, nefsini zorluklara alıştırarak terbiye etmiş ve üstün bir meziyet kazanmış olur.
Böyle bir insan hayatta karşısına çıkabilecek sıkıntılar karşısında sarsılmaz, bunlara kolaylıkla sabreder ve güçlükleri yenerek başarıya ulaşır. Acılı ve üzüntülü durumlar karşısında sabır ve tahammül göstererek soğukkanlılığını korur. Orucun askerlik ve yurt savunması bakımından da ayrı bir önemi vardır. Savaş zamanlarında cephedeki asker, yiyecek ve içecek bulamadığı zaman açlığa ve susuzluğa katlanmak zorunda kalabilir. oruç tutmaya alışmış olanlar, böyle zorluklara daha kolay dayanırlar.
Fidye, kaza ve keffaret nedir?
FİDYE: Oruç tutmaya gücü yetmeyen düşkün ve yaşlı kimseler ile iyileşme ümidi olmayan hastalar, Ramazan ayının her günü için birer fidye verirler. Fidyenin tutarı aynen fitre kadardır. Bu fidyeler Ramazan’ın başlangıcında verilebileceği gibi, Ramazan ayı içinde veya sonunda da verilebilir. Fidyenin hepsi bir fakire topluca verilebileceği gibi, ayrı ayrı fakirlere de dağıtılabilir. Bu durumda olan kimseler, fidye vermeye gücü yetmiyorsa Allah’tan bağışlanmalarını isterler. Oruç tutmaya gücü yetmeyen yaşlılar ile iyileşme ümidi olmayan hastalar eğer ileride tutabilecek duruma gelirlerse tutamadıkları oruçları kaza etmeleri gerekir. Önceden verdikleri fidyelerin hükmü kalmaz, bunlar nafile bağış sayılır.
KAZA: Kaza, bozulan orucun yerine gününe gün oruç tutmaktır.
KEFFARET: Keffaret, Ramazanda bile bile bozulan bir gün orucun yerine iki kameri ay veya altmış gün peşpeşe oruç tutmak demektir. Ayrıca bozulan orucun da kaza edilmesi gerekir. Keffaret, sadece Ramazan ayında tutulan orucun bile bile bozulmasının cezasıdır. Diğer oruçların bozulması halinde yalnız kaza, yani gününe gün oruç tutmak yeterli olur.
Ramazan orucu öbür aylarda kaza edilirken bilerek bozulsa yine kaza lâzım gelir, keffaret gerekmez.
Keffaret orucu, ara verilmeden peşpeşe tutulacağı için Ramazan ayına ve oruç tutulması haram olan günlere rastlamaması lâzımdır.
Keffaret orucuna kameri aylardan birinin ilk gününde başlanırsa iki ay ara vermeden oruç tutulur. Bu aylardan ikisi de yirmidokuz gün çekse bile iki tam ay oruç tutulduğu için keffaret tamamlanmış olur.
Ayın ilk günü değil de diğer günlerde başlanırsa hiç ara vermeden 60 gün oruç tutularak keffaret tamamlanır. Herhangi bir sebeple keffaret orucuna ara verilir veya eksik tutulursa yeniden başlayıp altmış günü kesintisiz tamamlamak lâzımdır. Kadınlar keffaret orucu tutarken araya giren ayhali günlerini tutmazlar, ayhali yani âdet halleri bitince ara vermeden oruca devam ederek 60 günü tamamlarlar. Kadın, adet hali bittiği halde oruç tutmayarak keffaret orucuna ara verirse, keffarete yeniden başlaması gerekir.
Birkaç defa keffareti gerektirecek şekilde orucunu bozan kimseye bunların hepsi için bir keffaret orucu yeterli olur. Ancak keffareti yerine getirdikten sonra yine kasten orucunu bozarsa bundan dolayı da ayrıca keffaret icab eder.
Yaşlı veya hasta olup keffaret orucu tutmaya gücü yetmeyen kimse keffaret olarak altmış fakiri sabah ve akşam yedirip doyurur. Veya yemek parasını fakirin eline verir. Her günlük yiyecek bir fitre miktarıdır. Fitre miktarı bu parayı ayrı ayrı altmış fakire verebileceği gibi, hergün bir fitre miktarı olmak üzere altmış günde bir fakire de verebilir.
Altmış günlük yiyeceği veya fitre miktarı olan değerini bir günde bir fakire verirse sadece bir günlük yerine geçer.
Oruç çeşitleri
5 çeşit oruç vardır:
1- Farz olan oruçlar: Ramazan ayında oruç tutmak. Ramazanda tutulamayan orucu başka günlerde kaza etmek ve keffaret oruçları da farzdır.
2- Vacip olan oruçlar: Adak oruçları ile bozulan nafile oruçları kaza etmek gereklidir.
3- Sünnet olan oruçlar: Muharrem ayının dokuzuncu gününü onuncu günü ile veya onuncu gününü onbirinci günü ile birlikte oruç tutmak sünnettir.
4- Müstehab olan oruçlar: Kamerî ayların onüç, ondört ve onbeşinci günleri ile haftanın pazartesi ve perşembe günleri ve Ramazandan sonra Şevval ayında altı gün oruç tutmak sevaptır.
5- Yanlış olan oruçlar: Yanlış olan oruçlar iki kısımdır:
a) Tenzihen yanlış olan oruçlar: Muharrem ayının sadece onuncu günü ile yalnız cuma ve yalnız cumartesi günlerinde oruç tutmak, akşamdan iftar etmiyerek bir günün orucunu ertesi güne birleştirmek yanlış olduğu gibi, kişiyi zayıf düşürmesi ve orucu âdet haline getireceği için senenin tamamını oruç tutmak da yanlıştır.
b) Tahrimen yanlış olan oruçlar: Ramazan bayramının birinci günü ile kurban bayramının dört günü oruç tutmak tahrimen yanlıştır. Bu günler, Allah’ın kullarına birer ziyafet günleridir.
Orucu Ramazan sonrasına ertelemeyi gerektiren durumlar
Bir kimse aşağıdaki durumlarda Ramazan orucunu sonradan kaza etmek şartıyle tutmayabilir veya başlamış olduğu orucu bozabilir. Ancak sonradan ilk fırsatta tutamadığı günler sayısınca oruçları kaza etmesi gerekir. Bir kimsenin Ramazan orucunu sonraya bırakabilmesi için geçerli sayılan özürler şunlardır:
1) Hastalık: Bir hasta oruç tuttuğu takdirde hastalığının artmasından veya uzamasından korkarsa oruç tutmayabilir. Hastalığı iyileşince tutamadığı oruçları kaza eder. Hastaya bakan kimse de böyledir. Ramazan ayında düşmanla savaşan asker, oruç tuttuğu takdirde zayıf düşeceğinden endişe ederse misafir durumunda olmasa bile oruç tutmayabilir. Savaşa katılacağı kesinlikle veya kuvvetli bir ihtimalle biliniyorsa henüz savaşa girmeden önce de zayıf düşme endişesiyle yine oruç tutmayabilir. Tutamadığı oruçları daha sonra kaza eder.
2) Yolculuk: Ramazan ayında en az 90 km. mesafeye yolculuğa çıkan kimse oruç tutmayabilir. (Hamza el-Eslemi adındaki sahabî peygamberimize yolculukta oruç tutup tutmayacağını sorunca peygamberimiz ona: -„İster tut, ister tutma“ diye cevap vermişti. Bu hüküm, dinen yolcu (misafir) sayılan kimseler içindir. İkamet ettiği yerden en az 90 km. veya daha fazla mesafeye yolculuk yapan ve gittiği yerde 15 günden az bir süre kalmaya niyet eden kimse dinen misafirdir. Eğer gittiği yerde 15 günden fazla kalmaya karar vermişse, o yere vardığı andan itibaren misafir olmaktan çıkar.
Buna göre, Ramazan ayında bulunduğu yerden en az 90 km. uzaklıkta bir yere yolculuk yapan kimse yolculuk süresince oruç tutmayabilir. Gittiği yerde 15 günden az kalacaksa hüküm yine aynıdır. Eğer gittiği yerde 15 gün kalacaksa yolculuğu bitince vardığı yerde orucunu tutması gerekir. Yolculuk hali bitince tutmadığı günleri kaza eder.
3) Zor Görmek: Orucu bozmak için ölümle veya vücuduna bir zarar verilmekle tehdit edilen kimse orucunu bozabilir. Bozduğu orucu sonra tutar.
4) Gebe ve Emzikli Olmak: Gebe veya emzikli olan bir kadın, oruç tuttuğu takdirde kendisine veya çocuğuna bir zarar geleceğinden korkarsa oruç tutmayabilir. Gebelik ve emziklilik hali sona erince tutamadığı günleri kaza eder.
5) Şiddetli Açlık ve Susuzluk: Oruçlu bir kimse açlık veya susuzluk sebebiyle aklının bozulmasından veya vücuduna ciddî bir zarar geleceğinden korkarsa, orucunu bozabilir. Sonra uygun bir zamanda tutamadığı oruçları kaza eder.
6) Yaşlılık ve Düşkünlük: Vücudu günden güne düşen ve oruca dayanamayan iyice ihtiyarlamış olan kimseler oruç tutmayabilir. Bunlar sonradan da orucu kaza edemiyecekleri için tutamadıkları her günün orucunun yerine fidye verirler. İyileşme ümidi olmayan hastalar da böyledir. Bu özür sahiplerinden herhangi biri, özrü devam ederken ölürse tutamadıkları oruçlar için fidye verilmesini vasiyet etmesi gerekmez.
Özrü ortadan kalkıp tutamadığı oruçlarını kaza edecek kadar bir zamana yetişir de oruçları daha kaza etmeden ölürse bu oruçlar için malının üçte birinden fidye verilmesini vasiyet etmesi lâzımdır. (Ölenin varisi yoksa malının tamamından vasiyet eder.
Eğer vasiyet etmezse, varislerinin teberru olarak ölenin fidyesini vermesi caizdir.
Ramazan ayı nasıl belirlenir?
Ramazan ayının başlayış ve bitişi ile bayram gününün doğru olarak tesbit edilmesi, İslam dünyasında tartışılan en önemli konulardan biridir. Farklı hesaplamalar nedeniyle İslam ülkelerinden bazıları Ramazan’a ve Bayram’a bir gün önce ya da sonra girer. Ramazan, Şevval ve Zilhicce gibi kameri aylara ait hilaller gözlemle tesbit edildiği gibi bunlar astronomik hesaplarla da belirlenebilir. İslamın ilk yıllarında astronomi bilimi ayın hareketleri hakkında kesin ve doğru bilgi verecek seviyede olmadığından Ramazan ayının başlangıcı ile bayram, yeni hilal görülerek tesbit ediliyordu.
Astronomi bu gün kesin sonuçlar vermekte, astronomik hesaplarla çok önceden ayın hareketleri saat, dakika ve saniyesine kadar tesbit edilmektedir. Astronominin bugünkü kadar kesin ve yaygın olmadığı yüzyıllarda bile İslam alimlerinin bir bölümü Ramazanın başlangıcı ile bitiminin astronomik hesaplarla tesbit edilebileceğini ve buna göre oruca başlanıp bayram yapılabileceğini belirtmişlerdir.
Bu gün ise, astronomi ilmi ayın hareketleri hakkında doğru ve kesin bilgi verecek seviyeye gelmiş, kameri aybaşlarının tesbitindeki şüpheler ortadan kalkmıştır. Ramazan ve bayram hilallerinin tesbiti için yapılan gözlemler de astronomik hesapların doğruluğunu göstermiştir.
İster hilali görerek, ister astronomik hesaplarla olsun amaç, Ramazanın başlangıç ve bitiş günleri ile bayram tarihlerinin doğru olarak belirlenmesidir.
İslam, ilim ve tecrübeye büyük önem vermiş, İslam bilginleri ilmin hemen her dalında olduğu gibi astronominin gelişmesinde de değerli çalışmalar yapmışlardır. Durum böyle olunca, ayın ve güneşin hareketleri hakkında kesin bilgiler veren ve pek çok kolaylıklar sağlayan astronomiden oruç vaktinin belirlenmesinde ilme büyük değer veren bir dinin mensupları olan müslümanların yararlanması gerekmez mi?
Astronomik hesaplarla kameri ayların tesbiti, bu gün ortaya atılmış bir görüş değildir. Asırlarca öncesinden itibaren bu yolla, Ramazan ve bayramların tesbit edilmesinin caiz olduğu görüşünde olan pek çok İslam alimi geldiği gibi, günümüzdeki ilim adamlarının çoğunluğu da bu görüşü benimsemektedir.
Kaldı ki, namaz vakitleri de ilk zamanlar görünüşe göre güneşin hareketine (gerçekte ise dünyanın güneş etrafında dönmesine) bağlı olarak ışık ve gölge durumlarına göre çıplak gözle tesbit edildiği halde, günümüzde yine kitap ve sünnetteki ölçüler esas alınarak önceden hesapla belirlenip takvimlerde gösterilmektedir.
Günlük orucun başlangıç (imsak) ve bitiş (iftar) vakitlerinin tesbiti de yine güneşe göre namaz vakitlerinde olduğu gibi astronomik hesaplarla yapılmaktadır. Hesapla yapılan bu tesbitleri dileyen kimse, gözlemle de yapabilir.

 

%d Bloggern gefällt das: